blog ara « önceki blog  |  sonraki blog »  |  şikayet et giriş  
Ocak 2008 Yazıları
Yapış Yapış

Yapış yapış

Tükürdüm, dün gece hayatı, pis bir kaldırım taşına.

Kirli kaldırımlarda turlayan

Boya küpü o… pu misali,

Dalga dalga yavaşça döküldü,

Zamk gibi yapıştı kaldırıma.

 

“Kazımayın beni” dedi önce,

Sımsıkı tutundu düştüğü yere.

Her geçen basıp biraz daha ezdikçe,

Daha önce gelenlerin tükenişini gördükçe

Yalvarmaya başladı gelip geçene;

“kurtarın beni tükeneceğim bu gidişle”

 

Ama kimse duymadı o cılız sesi,

Ya da duydu da işine öyle geldi.

Biraz daha sıkı bastılar üzerine

Olduğu yere iyice yapıştırmak istercesine.

Sonra bir gün, yüreği yufka biri,

Kaldırmak istedi, elleri yapış yapış çekip gitti.


 

          cefina-1992

1 Yorum Yazının Kategorisi [ siir ]
SESSIZ FIRTINALAR

1967 senesinin aralik ayinda bitti insaat

Koskoca sehir de bir çok küçücük limandan biri.

Öyle büyük firtinalara dayanacak gücü de yok hani.

Gene de pek sevdi halk kendisini.

 

Küçük küçük tekneler yanasirdi önceleri,

O da ancak küçük sessiz firtinalara gögüs gerebilirdi.

Mutlu mesut yasardi.

Tek derdi uzaktan uzaktan seyrettigi

Kocaman rengarenk gemilerdi.

 

Adina festivaller bile düzenlemislerdi.

Oysa bir sürü liman vardi; eski, yeni, büyük, küçük.

Ama onu seçmislerdi iste, onu...

Her yaz dolardi insanlar etrafina.

Civil civil olurdu dünyasi.

 

Gel zaman git zaman küçüklügü rahatsiz eder oldu insanlari.

Büyütmeye karar verdiler bizim minik limani.

Bir sürü is makinesi bagrini deldikçe

Bizimkinde bir nese, bir nese sormayin gitsin.

Kocaman gemilere bakar oldu aç gözleri.

 

Gene bir yaz günü yaptilar açilisini.

Tam da onun adina festivaller düzenlendigi gün.

-Ama o da ne- Onun festivaline bir sürü ortak çikmis.

Diger limanlari da süslemisler,

Her biri onun gibi civil civil.

 

O gün anladi, kabotaj bayrami

onun adina düzenlenmis festival degildi.

ilk büyük hayal kirikligiydi bu onun.

günler akmaya, her akan gün

Daha büyük kederler tasimaya basladi.

 

Bir gece koca gümbürtülerle açti gözlerini.

inanamadi olanlara

yer gök birbirine karismis.

Böyle bir firtina ne görmistü, ne de bir daha görürdü.

Yanilmisti. Bundan sonra hep böyle firtinalar görecekti de gördü de.

 

Zamanla duymamayi ögrendi firtinalarin seslsrini.

Eski sessiz küçük firtinalari

Artik büyük sessiz firtinalardi.

Bögrünü çilginca döver, döver, döverdi.

Aciyi da algilamamayi ögrendi zamanla.

 

Tek tek acilara kapattigi algilari artik,

Mutlulugu da algilayamayacak kadar körelmisti.

O imrenerek seyrettigi koca gemiler artik

Büyük firtinalarda ona siginiyorlardi. Ancak o bunun mutlulugunu

Algilayamayacak kadar körelmisti.

 

Söyle bir hesap yapti bir gün; kirk yil geçip giderken,

Büyürken o mutlu mesut, özenirken baskalarina,

Hepsine ulasmisti da... Bu arada neler kaybolmustu.

Küçücük sessiz firtinalardaki mutlulugu,

Kocaman sessiz firtinalarda kaybolmustu.

 

Bir çiglik gibi bir firtina koptu

Taa yüreginin derinliklerinden;

Aci, elem, çaresizlik dolu.

Büyürken, ani yasamali, andan mutlu olmali

Kaybetmemeli yürekteki sicacik mutlulugu.

 

omamamamamamamammmmamam

 

 

Telefonun Ucundaki Ütopya
Gün Cuma haftanın bitimine çeyrek ya var ya yok; kayıp bir âlemden puslu görüntü hayat da, hafta da… Sabahın erken saatleri, başlayamadığım bir güne adım atmak üzereyim.
Öylesine ürkek ki ayaklarım; ayaklarımın beni çekeleyip taşıması inanılmaz bir mucize gibi geliyor gözüme.
            Her zamanki rutinde aşıyorum sokakları, caddeleri. İşyerimin kapısına vardığımda elim kendi kararı belki de alışkanlığı ile anahtarı çıkarıyor çantamdan, önce kilidi açıyor sonra kepengi kavrayıp taşıyor yerine. Gün kendi alışkanlığında akıp gidiyor ellerimi bedenimi kullanarak. Ben tamamen sahnenin karşısındaki koltuğa kurulmuş seyretmekteyim. Tek anlayamadığım koltukta oturan bensem sahnedeki ben kimim.
            Ne zaman hayatın içinde kaybolmuştum hatırlamaya çalışıyorum. Tüm bilinmezli denklemler kadar yabancı bu da bana. Zaten asla anlayamadım bilinmezlerden bilineni nasıl bulur bu insanlar. Adı üzerinde bilinmez. Neyi zorlar, neyi ne arada hangi sandıklardan çıkarır da bilinenleri ışıl ışıl koyarlar vitrine. Belki bir gün bu sırrı bana da verirler. Bilinmez.
            “Hiç sevildin mi severken bu hayatta” konuşan kim. Kim kulağıma bağıra bağıra içimi acıtan. Kim cevapsız soruları bana durmaksızın fısıldayan. Benim hayatımı benim adıma sorgulama cesaretini gösteren kim, kim, kim…
            Benden içeri bir ben mi yaşar varlığımın bilinmezlerinde. Bu ayrıcalık mı ona bu cesareti veren.
            Masama oturmuş çayımı yudumlarken, bir de koskoca bir nefes çekiyor sigaramdan; dumanını usul usul savuruyorum havaya. Yitip giden onca şeyin ardından ne kaldı diyorum elimde hayata dair. Yıllardır hep konuştuğumu fark ediyorum aniden. Hep konuştum hep; an geldi içimden, an geldi fısıl fısıl dışımdan, bazı avaz avaz haykırarak. Peki, kim duydu sesimi, kim bir nida verdi karşılığında. Hayatın dışında ses geçirmez camların ardından mı sesleniyordum hayata. Bundan mı duyulmazdı sesim. Bu yüzden mi görmeden geçip giderdi insanlar. Bu sebepten midir ki, asırlarca yalnızlığım. İçimde yaşayan cevahir böylesine mi sanal kaldı hayatın ritmine. Hayatın raksı sürerken ben ses geçirmez camların ardında ne duyan ne de duyurabilen… Ben sonsuzluğun girdabında bir renk, bir çizgi halkası; ama soluk, kesik, bütünleşemeyen, fark edilemeyen, fark yaratamayan.
            Sigaramdan bir nefes daha alıp günlük rutin hayatın girdabında bir belirgin halkaymışım gibi yapmak üzere işimin başına dönüyorum. Bir telefon etmem lazımdı, alıyor ellerim görevinin alışkanlığında ahizeyi eline. Önce çalma sesi, sonra bir klik almaçta ve kulağıma derinden dolan o sıcacık müzik. Ağzım konuşuyor kulağım dinliyor beynimse benden içeri benim emirleri doğrultusunda ta yıllar öncede bir güne gidiyor.
            Küçüğüm, annem kahvaltı sofrasını hazırlamış, içeride mis gibi bir çay kokusu; ben içmiyorum ama o kadar annem ki o yüzden çok seviyorum bu kokuyu. Kocaman pencerelerden o soğuk sabah da bizim sıcacık odamıza sıcacık doluyor güneş, her yer ışıl ışıl.
Radyodan yumuşacık melediler dökülüyor odaya, tıpkı annem gibi sıcak sevgi dolu. Türk sanat musikisi annemin en sevdiği müzik. Utangaçtır annem kimselerin yanında şarkı söylemez, oysa çok güzel ve yumuşacıktır sesi. Sadece biz küçücük çocukların varlığının doldurdu odaya büyüklerin dışarıda olmasının güveniyle radyodaki musikiye eşlik etmeye dalmış annem; bizim dinlediğimizden, yıllar sonra bir büyük olduğumuzda bu sesi, onun neşeli şakımalarını hatırlayacağımızın bilincinde olmadan.
 
 
 
 
            Neydi beni sıcacık ütopyamdan koparan, ansızın hayatın ortasına atı veren anlamaya çalışıyorum ama o an bir şeyi fark ediyorum. Hayatın renkleri kadar benim de renklerim var. Tüm seslerden öte sesim var istediğimde duyurabileceğim. Bütün o kayıp sesleri duyuyor kulağım. Ses geçirmez camım kırılmış hala tüm kurumuyla yatıyor yerde. Sevdim diyor kalbim, sevildim de. Renkli olmak ne kelime renk benim. Çizgi olmaya ihtiyacım yok doğru benim…
            Birçok kelime hala takılı dudağımın ucunda ama şu henüz renklenmiş dünyamda bir sıcak renkli çay içmek ve ütopyama geri dönüp huzuruma devam etmek istiyorum.
            Hepimizin birer ütopyası vardır, bence sizde şöyle kendi renklerinize bürünüp ütopyanızda bir gün geçirin bu gün.
 
                                                                                              11 ocak 2008
                                                                                              Cevahir Filiz NAGOŞ
Ah Biz!
           Sabrın meziyet olduğunu düşünürüz. Meziyet midir gerçekten? Yoksa bizim kendimizi daha tatlı kandırma yolumuz, saçma bir inanç mıdır içimizde bizi korumak adına her gün yeniden yeniden yeşerttiğimiz. 
            Tüm insanlara; sabretmek zorunda değilsin istediğin her şeyi yapabilirsin, bunun sana ne manevi, ne maddi, ne de toplumsal hiçbir negatif getirisi olmayacak dense… İşte tam da bu noktada bence sabır ilk terk edilen dostumuz olurdu.            
            Biliyorum birçoğunuz şimdi tam da aksini savunursunuz bana. Sabrın gerekliliğini ispatlamak adına kendinizi paralarsınız. Çeşitli tezler ileri sürersiniz. En okumuşundan en cahiline kadar hepinizin sonsuz savları, örnekleri vardır bu konu hakkında. Hepiniz birer profesör kesilirsiniz de ben hiç birinize yeterli cevabı verebilecek kadar örnek üretemem, kelimelerim çoğu anlarda kifayetsiz kalır da beni yarı yolda bırakır.
            Ben bir köşeye sıkışınca bunun keyfini sürer, mutluluktan havalara uçarsınız. Şöyle bir göz ucuyla baksam kanarya yutmuş kedinin hazzının pırıltıları dolanırken görürüm gözlerinizde. Oysa gözleriniz ki, bilirim az sonra kendi içinize döndüğünüzde kimseler ne düşündüğünüzü bilemediğinde o ışıltıyı yitirip koskoca bir sorgu cümlesinin donukluğuna bürünecek ve siz bunun farkında dahi olmayacaksınız.
            O içinize yaptığınız yolculuğu belgeleyebilme imkânım olsa; bir ses kaydı, bir fotoğraf, bir karşı tez savunmasında yürek kıpırtısı… Yok, böyle bir imkân. Zihin okumayı beden dili bazında gerçekleştirebiliyor olsak da henüz beynin o müthiş kıvrımlarının arasına sızıp orada dönenleri duyamıyor, göremiyoruz. O zaman da herkes inansın inanmasın istediği fikri savunuyor. İstediği rolü giyinip onu oynuyor.
            Şimdi benim de gözlerimde aynı sorgu cümlelerinin boşluğu, düşünüyorum kendi tezime karşıt. Gerçekten hissettiğimizi, düşündüğümüzü yaşasaydık. Ne yapmak istiyorsak hiç kendimizi sorgulamaksızın onu yapsaydık. Hiçbir davranışımızın, düşüncemizin, yaşam tarzımızın olumsuz bir getirisi olmasaydı. Keşke ne bu dünyadaki yaşamın içindeki insanlar yargılamasaydı ya da o bilemediğimiz ama çok da korktuğumuz öbür dünyanın kuralları bizi yakmak için çalışmasaydı.
            Nasıl da mutlu olurduk değil mi? Nasıl da özgür. Nasıl da kendimiz! İçimiz dışımızda, tertemiz bir vicdan. Yani daha iyisi Şam’ da kayısı.
            Peki, soruyorum hem size hem de kendime: Sınırsız özgürlük, gerçekten özgürlük müdür sizce? Özgürlüğü özgürlük yapan etrafına konulmuş koruyu çitler değil midir? Eğer o çitler çekilmese etrafımıza, biz algılarımız kapalı yürümez miyiz o yolları ve dikkatsizliğimiz sonucu uçurumlar düz yol algılanmaz mı beynimiz tarafından? Düşmez miyiz o uçurumlara? Kör bir güvenle yürürken takılıp taşlara tökezlemez miyiz?
            Demek; sabır aslında bizim canımızın yanmasını engelleyen, bizi sürekli sarıp sarmalayan anne elleri gibi. Sabır sıcak bir bardak sütü içmeden beynimizin refleksi sonucu önce üflememiz sıcaklık kontrolü yapmamız gibi. Sabır kışın kalın yazın ince giyinip bedenimize saygı göstermek gibi.
            Yani bir şeyleri çok ama çok arzuladığımızda bazı kurallar bizim için anlamsızlaşıp değerlerini yitirse bile onlar aslında hep bizi korumak için vardır. Sadece arzularımızın pençesinde kıvranırken algı yeteneğimizi tatile göndermek yerine ona daha çok iş yükleyerek çıkmaz sokakların elbet birer çıkışları olacağının bilincinde gerekirse geri manevralarla da olsa oradan çıkışı bulmalıyız. Allah tam da bunun için bize aklın yanı sıra fikri, sonsuz algı ve empati yeteneğini de vermiştir. Ruh ikilemler ve acılarla büyür. Ya bunlarla cebelleşir ve ruhumuzun büyümesine izin veririz ya da sınırsız Özgürlükle ruhumuzu hapseder asla büyümesine izin vermeyiz. Ee seçim bizim:”Ya kırk katır ya kırk satır”
           
                                                                                                          Cevahir Filiz Nagoş
                                                                                                          16 ocak 2008