blog ara « önceki blog  |  sonraki blog »  |  şikayet et giriş  
Telefonun Ucundaki Ütopya
Gün Cuma haftanın bitimine çeyrek ya var ya yok; kayıp bir âlemden puslu görüntü hayat da, hafta da… Sabahın erken saatleri, başlayamadığım bir güne adım atmak üzereyim.
Öylesine ürkek ki ayaklarım; ayaklarımın beni çekeleyip taşıması inanılmaz bir mucize gibi geliyor gözüme.
            Her zamanki rutinde aşıyorum sokakları, caddeleri. İşyerimin kapısına vardığımda elim kendi kararı belki de alışkanlığı ile anahtarı çıkarıyor çantamdan, önce kilidi açıyor sonra kepengi kavrayıp taşıyor yerine. Gün kendi alışkanlığında akıp gidiyor ellerimi bedenimi kullanarak. Ben tamamen sahnenin karşısındaki koltuğa kurulmuş seyretmekteyim. Tek anlayamadığım koltukta oturan bensem sahnedeki ben kimim.
            Ne zaman hayatın içinde kaybolmuştum hatırlamaya çalışıyorum. Tüm bilinmezli denklemler kadar yabancı bu da bana. Zaten asla anlayamadım bilinmezlerden bilineni nasıl bulur bu insanlar. Adı üzerinde bilinmez. Neyi zorlar, neyi ne arada hangi sandıklardan çıkarır da bilinenleri ışıl ışıl koyarlar vitrine. Belki bir gün bu sırrı bana da verirler. Bilinmez.
            “Hiç sevildin mi severken bu hayatta” konuşan kim. Kim kulağıma bağıra bağıra içimi acıtan. Kim cevapsız soruları bana durmaksızın fısıldayan. Benim hayatımı benim adıma sorgulama cesaretini gösteren kim, kim, kim…
            Benden içeri bir ben mi yaşar varlığımın bilinmezlerinde. Bu ayrıcalık mı ona bu cesareti veren.
            Masama oturmuş çayımı yudumlarken, bir de koskoca bir nefes çekiyor sigaramdan; dumanını usul usul savuruyorum havaya. Yitip giden onca şeyin ardından ne kaldı diyorum elimde hayata dair. Yıllardır hep konuştuğumu fark ediyorum aniden. Hep konuştum hep; an geldi içimden, an geldi fısıl fısıl dışımdan, bazı avaz avaz haykırarak. Peki, kim duydu sesimi, kim bir nida verdi karşılığında. Hayatın dışında ses geçirmez camların ardından mı sesleniyordum hayata. Bundan mı duyulmazdı sesim. Bu yüzden mi görmeden geçip giderdi insanlar. Bu sebepten midir ki, asırlarca yalnızlığım. İçimde yaşayan cevahir böylesine mi sanal kaldı hayatın ritmine. Hayatın raksı sürerken ben ses geçirmez camların ardında ne duyan ne de duyurabilen… Ben sonsuzluğun girdabında bir renk, bir çizgi halkası; ama soluk, kesik, bütünleşemeyen, fark edilemeyen, fark yaratamayan.
            Sigaramdan bir nefes daha alıp günlük rutin hayatın girdabında bir belirgin halkaymışım gibi yapmak üzere işimin başına dönüyorum. Bir telefon etmem lazımdı, alıyor ellerim görevinin alışkanlığında ahizeyi eline. Önce çalma sesi, sonra bir klik almaçta ve kulağıma derinden dolan o sıcacık müzik. Ağzım konuşuyor kulağım dinliyor beynimse benden içeri benim emirleri doğrultusunda ta yıllar öncede bir güne gidiyor.
            Küçüğüm, annem kahvaltı sofrasını hazırlamış, içeride mis gibi bir çay kokusu; ben içmiyorum ama o kadar annem ki o yüzden çok seviyorum bu kokuyu. Kocaman pencerelerden o soğuk sabah da bizim sıcacık odamıza sıcacık doluyor güneş, her yer ışıl ışıl.
Radyodan yumuşacık melediler dökülüyor odaya, tıpkı annem gibi sıcak sevgi dolu. Türk sanat musikisi annemin en sevdiği müzik. Utangaçtır annem kimselerin yanında şarkı söylemez, oysa çok güzel ve yumuşacıktır sesi. Sadece biz küçücük çocukların varlığının doldurdu odaya büyüklerin dışarıda olmasının güveniyle radyodaki musikiye eşlik etmeye dalmış annem; bizim dinlediğimizden, yıllar sonra bir büyük olduğumuzda bu sesi, onun neşeli şakımalarını hatırlayacağımızın bilincinde olmadan.
 
 
 
 
            Neydi beni sıcacık ütopyamdan koparan, ansızın hayatın ortasına atı veren anlamaya çalışıyorum ama o an bir şeyi fark ediyorum. Hayatın renkleri kadar benim de renklerim var. Tüm seslerden öte sesim var istediğimde duyurabileceğim. Bütün o kayıp sesleri duyuyor kulağım. Ses geçirmez camım kırılmış hala tüm kurumuyla yatıyor yerde. Sevdim diyor kalbim, sevildim de. Renkli olmak ne kelime renk benim. Çizgi olmaya ihtiyacım yok doğru benim…
            Birçok kelime hala takılı dudağımın ucunda ama şu henüz renklenmiş dünyamda bir sıcak renkli çay içmek ve ütopyama geri dönüp huzuruma devam etmek istiyorum.
            Hepimizin birer ütopyası vardır, bence sizde şöyle kendi renklerinize bürünüp ütopyanızda bir gün geçirin bu gün.
 
                                                                                              11 ocak 2008
                                                                                              Cevahir Filiz NAGOŞ

Yorumlar

# Ynt: Telefonun Ucundaki Ütopya
sevgili filizcim biraz önce sana yazmıştım ama yanlış gitti ah bize değil buna atacaktım.yukarıdaki yazın bir harika olmuş ellerine sağlık.daha çok yazılar yazmanı bekliyorum.gerçekleri ele aldığın için bir kez daha teşekkürler.
(pakize) 24.01.2008 19:58

Sizin Yorumunuz

Başlık*
İsminiz*
E-posta Adresiniz (hiçbir yerde gözükmeyecek)
Web Siteniz
Yorumunuz*

Please add 7 and 7 and type the answer here:

Yorumunuzun önizlemesi