blog ara « önceki blog  |  sonraki blog »  |  şikayet et giriş  
Ağustos 2008 Yazıları
annemle söyleşi

       Yüreğime diken battı, canım çok yanıyor annem. Sen anasın parmağım çizilse binlerce kilometre öteden aynı acıyı yaşarsın, senin de canın yandı mı annem? ölüm kilometreleri çoğaltır mı, azaltır mı bilemem. Bilemem acımı algılar mısın gittiğin yerden.

        Hani yanımda olsa idin, "yavrum bu da geçecek nelerin acısı geçmedi ki" deseydin, diyebilseydin... Ah annem keşke yanımda olabilseydin, keşke sıcaklığınla sarabilseydin yavrunu. Sen gittiğinden beridir herşey daha bir yakar oldu canımı annem, daha bir acıtır oldu.

        Sen sevgi ırmağıydın. Her acımda senin sevginde yıkanır, tertemiz olurdum annem. Sen çok istediğin o dönülmez yolculuğuna çıktığından, ondokuz koca yıldan bu yana güneş bir kaç kere belki doğdu. Gün beklerken gece gene hep gece oldu. Sensizlikde dünya daha bir kirlendi, ben kirlendim, anılarımız kirlendi, hayat kirlendi be annem.

         Hani diyeceksin ki, dikenin gülü yok muydu? değmedi mi kadife teni dudaklarına? Yok muydu kokusu? Değmedi mi kokusu burnuna. Ya güzelliği, güzelliği de mi yoktu? değmedi mi güzelliğinden bir parça yüreğine.

         Yoktu annem, yoktu. Ne güzelliği, ne kokusu, ne dokusu. Senden sonra güller dikensiz değil, dikenler gülsüz oldu.

BU SENİN TEK KİŞİLİK OYUNUN

        Buradasın, biliyorum. Biliyorum zira bilmem için elinden geleni yapıyorsun. Sürekli soluğun ensemde. Tek anlayamadığım amacın. Neden dersen o kadar serseri mayınsın ki, seni çözemiyorum. Tamam geldin. Bir görevin varsa beklediğin ne? Neden işini yapmıyor da sürekli ensemde boza pişiriyorsun? Sen de mi hayatı çözmek isteyenlerdensin?

        Çözebileceğin ne var sanıyorsun? Hayat sen alsan da almasan da kendi mecrasında akmaya devam ediyor. Sen sanıyorsun ki, sen olmasan dönmez bu dünya. Sen sanıyorsun ki, can almak büyük iş, oysa asıl büyük olan vermektir; o da senin görevin değil.

        Görevine saygı duymuyor gibi görünüyorsam özür dilerim. Benim derdim görevinle değil seninle. Senin kendini görevinden üstün tutmanla belki. Biz insancıklarla oynayabilmen. Hep senin kurallarını gerçek hayatın kuralları bellemen ve bu doğrultuda bizleri istediğin gibi oyuncak yapmanla...

        Düşünüyorum; seni de kendince haklı kılan şeyler vardır belki, aradığın çözümler, varmak istediğin noktalar vardır. Peki bu seni haklı kılıyor mu, etik mi bu sence. Komik oldu değil mi? sen doktor musun ki etikten anlayasın. Sen sadece azrailsin. Azrail; ölüm meleği...

        Evet meleksin mutlaka. Eee melekler dalga geçer mi sence? Alacağın bir can; ya alırsın ya almazsın, ama oynamazsın. Sen ise oynuyorsun. bunu biliyorum, sürekli ensemde nefesin ama icraat sıfır.  

         Sözlerin bittiği bir nokta vardır. İşte sen ve ben tam da bu noktadayız. Birbirimize sarf edebileceğimiz tek bir söz kalmadı, bitti. Belki sözün bitti yerde yaşam da bitti aslında. Ama bunu ya ikimizden birimiz ya da her ikimiz de anlayamadığımız için bu noktadayız. Bilmiyorum. Bu sorunun yaratıcısı ben değilim öyleyse çözüm de bende değil. Neden ben konuşmak ya da susmak zorundayım. Neden sen başlattığın oyunun sorumluluğunu alıp bunu artık bir sonuca taşımıyorsun. Deneklerle uğraşmak sana hoş gelebilir, ben denek olmak istiyor muyum sence?

        Ya da kazan kaybet tarzı bir oyun oynuyoruz seninle. Belki kazanınca yaşam hakkımı bir müddetliğine daha elde edeceğim. Ee bu da haksızlık zira gene ben hiç birşey bilmiyorum, kuralları sadece sen biliyorsun. Ödül ne, ceza ne?  Biliyor musun ben çok yoruldum bu ilişkiden. Ben oyundan çekiliyorum artık tek başınasın. Ödül de ceza da senin olsun.