
Bir balıkçı ağını suya her gün dört kere atar; rızkını,
kısmetini bulamaz ise o gün için bir daha asla denemezdi. Bir gün yine öğle saatlerinde, sepetini yere koydu ve günün ilk ağını denize savurdu. Sonra ağ öylesine ağırlaştı ki, suya dalıp çıkarması gerekti. Yazık ki kısmetine bir ölü eşek takılmıştı ve şu şiiri okudu: Ey çilekeş! Gecenin huzmeli kederlerinde, acılısın ve heder içindesin.! Boşuna bu çaban, senin nafakan ne kudretinde ne ellerindedir! Görmüyor musun balıkçı, aradığın denizin içinde değil! Senin ekmeğin, bir yumak gibi birbirin geçmiş gece göğünde parlayan yıldızlardadır. (Burton’dan çeviri.) Buna rağmen dalgaların sofrasına yeniden daldı, ağını yeniden ve yeniden savurdu. Önce kumala dolu bir küp, sonra kırık testiler ve daha sonra da cam parçalarıyla dolu bir yığıntı çıkardı. Dördüncü fırlatıştan sonra denize dalıp tekrar geri topladığı ağın içinde, ağzı Davut Peygamber’in oğlu Süleyman’ın mührü ile sıkı sıkıya kapatılmış, sarı bakırdan koca bir küp, yani bir güğüm buldu. Balıkçının balıkçılar çarşısında satarım dediği güğümden bir ifrit çıktı. İfrit karşısındaki insanı Davud’un oğlu Süleyman Peygamber sandı ve derhal ve hiç düşünmeden ona itaat etti: “Ve sen, ey Süleyman Allah’ın peygamber! Beni öldürme bir daha sana karşı gelmeyeceğim, emirlerine karşı çıkmayacağım.” Sonra balıkçıdan Süleyman Peygamberin çoktan ölmüş olduğunu anlayan ifritbirden değişti ve şöyle seslendi: “Sana iyi bir haber vereyim balıkçı.” Dedi ve şu dakikada onu öldüreceğini bildirdi. “Ölümlerden ölüm beğen ve nasıl öldürülmek istediğini söyle.” Talihsiz bir insanın, ölü bir eşekten bile daha talihsiz hali olabilirmiş, balıkçı, böyle bir cezayı hak edecek ne suçu işledim diye sordu. İfrit, buna “Ey balıkçı öykümü dine bak” diye karşılık verdi. Her öykü aslında ölümün öyküsüdür; yaşam anlatılır, lakin ölüm pusudadır. Ölüm varsa eğer yaşam devam eder. Bir varmış bir yokmuş; Bir varmış, bir yokmuş; böyle demekten başka elden ne gelir! Balıkçı öyküye çok merak gösterdi ve şöyle dedi: Kısa kes! Çünkü ruhum sabırsızlıktan ayak ucumdan çıkmak üzere.” Ey bahtı güzel okur, şu ademoğlu ne tuaf; Balıkçı ölümün nedenini, ölümün çabuk gelmesi pahasına tercih etmekte. Hakikatçi der ki, bilmek için yaşarız. Ama en çok merak ettiğimiz, neden öldüğümüzdür. Daha doğrusu, neden ölmek zorunda olduğumuzdur. Ölmek için varolmak ve bunu anlamak.! Varsın bunu öğrenmek uğruna ölümümüz koşa koşa gelsin! Bilmek için yaşarız, ama ama hakikatçi der ki, ey efendiler ve hanımlar her öykü aynı zamanda ölümü oyalar. İfrit kendi söylediği adıyla Sahr el Cinni, yani cinlilerin sihirbazı, bizim balıkçının talihindeki cellat, öyküsünü anlatmaya başladı. Süleyman’a itaat etmeyen cinlerden biri olduğu için bu küpe kapatıldığını, sonra da iman etmiş efarite omuzlara alınıp denizin orta yerine atılıverdiğini, suların altında yüz yıl kaldığını, sonra içinden “beni kim kurtarırsa onu sevete boğacağım “ dediğini, ama bir yüzyıl daha geçtiği halde kimsenin kurtarmadığını, ikinci yüzyıl da bitince “beni kurtaracak olana istediği üç şeyi vereceğini “ söylediğini, denizin dibinde bir yüz yıl daha geçirdiğini, bunun üzerine üzrine müthüş bir hiddetle, “Şimdi artık beni kim kurtarırsa onu öldüreceğim. Ama ona ölümünü seçme fırsatını da tanıyacağını “ dediğini bir bir aktardı. Balıkçının ağı, işte tam bu sırada ifriti bulmuştu. Şimdi balıkçının yaşamak için kalan süresi, ölümünün şeklini seçmek için kalan süre. Büyük seçici baht, bunun şekşini de bize bırakmış olmalı. Sonu değil, sonun şeklini seçebiliriz ancak. Öyküye kalbimizi bağışladık ya, verdiğimiz karar, her karar, sona şekil verir. Yaşamın kendisi de sonun nedenini merak etmekle geçer. Ama insanın ifritten daha kurnaz olduğunu bilen balıkçı, onu kandırmayı başardı, hem de çok basit bir yolla başardı. İfriti kışkırttı, tahrik etti, galeyana getirdi ve başardı. O küçücük küpe nasıl olup da sığdığını, asla sığamayacağını, gözleriyle görmeden buna inanmayacağını söyledi. Kuşkuların adamı İfrit de “kuşkun mu var” diye kızdı, “küplere bindi” derler ya işte öyle kızdı ve çıktığı küpün içine yeniden girdi. Balıkçı da küpün ağzını bir güzel mühürledi. Hakikatçi der ki, tahrik olan içimizdeki ifrittir. Kandırılan da odur. Kızan, küplere binen, tuzağa düşüp küpün içine kendi ayağıyla giren de yine odur. Sonra İfrit için denize atılma korkusu, sonsuza kadar suların derinliklerinde kalma,bir daha kim bilir hangi zaman hangi baht balıkçısı tarafından kurtarılacağı endişesi başladı. Hakikatçi der ki, İfrit bir endişedir. Kapatılma endişesi, unutulma endişesidir.