blog ara « önceki blog  |  sonraki blog »  |  şikayet et giriş  
Aralık 2007 Yazıları
şimdi sen...
şimdi sen
uzak iklimlerin soğuk dilberi
saçların kış ayazı
gözlerin cehennem tipisi
neden?
bir söylesen!

şimdi sen
uzağında yüreğimin
ücralarını kaptırmış geçen zamanın
hayhuyuna,
umurunda değil biliyorum
o geçtiğin yollara bıraktığın
ayak izlerin kanıtı...
hayat zalim derdin hep,
acılar baki
haklısın...
ne desen:)

şimdi sen
az önce hatırası ile içimi titreten
beni bana getiren,
olur ya vehimdir hepsi
affet beni
hatırıma düşen eğer
sen değilsen:(

şimdi sen
bakma böyle sitemkar yazdığıma
yazdığım değil yandığımı oku
yüreğimden,
sensizlik
koca bir ömrün törpüsü
atmışsın aradan belli
kalmamış aramızda o sevda köprüsü...
ne olur bir kez
kaderin önünde eğilsen,
çıkıp gelsen:))

12.aralık.2007 - istanbul
Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ ŞİİR BAHÇEM ]
Artık bir toplum olduk:)

Öyle bir toplumda yaşamaktayız ki, aslında hangimizin ne zaman ne olduğu ya da neye göre nasıl
tepkiler verdiği, vereceği belli olmuyor...
Bir duruşumuz olamıyor...
Ben 15 yıllık gazetecilik hayatım boyunca çok sayıda siyasetçi, işadamı, siviltoplum insanı, bilim
adamı, işveren, işçi ve bir dolu insan tanıdım...
Toplumun aynası siyasetteki vitrindir bir nevi...
Aynada gördüğüm şu: Kaypaklık, yalakalık, üçkağıtçılık, aklı kendindecilik, adam sendecilik...
Neden?
Çünkü kendimiz için istediğimizi başkası için de istemek gibi bir toplumsal sorumluluk duygumuz
yok...
Çünkü, bize önce sen diye diye şişirmişler...
Çünkü, eşimiz dostumuz arasında bile götürdüklerimizin nevine göre değerliyiz...
Bir başka açıdan bakar isek, günümüz siyasetindeki çözüm yerine polemik üretme hastalığımız bizlere
basiretsiz liderler, genel başkanlar, seçilmiş ve kayırılmışlar kazandırdı...
Kurtulamadığımız en önemli hastalığımız maalesef Türk Siyasi Hayatının kaderi durumunda...
Bir genel başkan o koltukta başarısız olmuşsa neden gitmez...
Yüzsüzlük mü?
Değil...
Karakter zaafı mı?
Asla...
Mecburiyet mi?
Kendince "evet"...
Hayır...
Neden şu: Onların orada kaldıkları süre içerisinde elde ettikleri sosyal statünün vazgeçilmez lüksü bu
gidişe engel... Bir de o koltukların çok rahat oluşu...
Bir diğer sıkıntı...
Liderler yetişmiyor artık...
Atatürk sonrası bir lider daha gelmemiştir Türkiye'ye...
Özal da, Baykal da, Tayyip Erdoğan da, Gül de, Demirel de...
Hiçbiri lider değil...
Lider;
Topluma yön verendir...
Toplumu kendi çılgınlıkları ve fantazilerine kurban edenler lider değildirler...
Lider;
Sosyaldir...
Bu isimlerin hiçbiri toplum için bir adım dahi atacak vakit bulamamışlardır... Demirel de, Özal da,
Tayyip Erdoğan da, Baykal da hep kendi siyasi geleceklerini yönetmişlerdir... Halkı değil, halkın
beklentilerini hiç değil...
Asıl neden ise şudur;
Biz artık toplum olduk ey halkım!
Millet olmaktan çıktık çoktan...
Ne zaman mı?
Özal yıllarını hatırlayın:)
Saygılar...



Tarih: 12 Aralık 2007, Çarşamba



yukarıdaki yazım kendi blogumda da bulunuyor..

oradaki diğer yazılarımı da okumak isterseniz: http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=yasardilsiz

saygılar

Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ DENEMELER ]
gece ve kız...
Gece ve kız…
 
gece...
gözlerin kadar karanlık
ve gözlerin kadar ıslak gölgesi...
sokak lambalarının altında uzanıp gidiveren
sen değil kaderin; düşlerin kadar aydınlık
ya bir adım öten, sonrası... ya daha ötesi...
rüzgarı saçlarının
geceye ilham; buğulu, ılık
sonu yok bu gecelerin ya da bitesi...
 
gece kız doğurdu
gece sessiz, gece hoyrat bir rüzgarla kolkola ve karanlık
uzaklarda davul sesi...
 
kız geceyi
gece kızı doğurdu...
bir adım sonrası aydınlık sanki
nasıl mağrur yürüyor ıslak kaldırımlarda
bir gölge de olsa
bir korku ya da...
 
gecenin kızı
kızın gecesi...
uzakta davulun sesi tok ve kaba
gece ıslak ve buğulu bir bakış
gece kızın gözü
kız anasının...
 
gece...
acımasız bir sonun muhteşem tasviri
kızın mahir ellerinden çıkmış; boyaları hala yaş
bir karanlık tablo;
bir çığlık öteye atfen...
kız geceye borçlu düşlerini
gece kıza ilham
kız geceye...
 
30 eylül - istanbul
Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ ŞİİR BAHÇEM ]
özür dilerim...

bu konuda geri dönüş yaşanmadı elbette...

 

çünkü konu Hülya Avşar filan olmadığı için ilgi çekmedi...

 

ben de yayından kaldırdım...

 

türban filan da değildi gündem...

 

kusura bakmayınız sizi ciddi gündemlere davet ettiğim için:(

 

saygılar

Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ DENEMELER YAZI-YORUM! ]
Hey sen... İçimdeki...
Hey sen, içimdeki!
 
 
 
Hey sen içimdeki
canımdan ötem içimden iç olanım
sessiz sedasız kemirdiğin duvarlarım
onarılmıyor bilesin
sitemim değil sadece dilimdeki
yüreğim, beynim ve sevgim
duyduğun her söz...
Bilsen inanamazsın!
 
Hey sen içimdeki
yaşama sevincim aldatmasın seni sakın
ceviz ağaçları kadar ulu
çınarlar kadar ölümsüz ruhum;
beni yıkamazsın...
 
Hey sen içimdeki
benden ötem candan, tenden öncem
aşkım;
yaşatki yaşayasın,
fırsat verki anlayasın
ölmek nedir yaşamak ne...
Anlayamazsın...
 
Hey sen içimdeki
yalnızlık için değildir yüreğim
o üstüne örtündüğün aşk yorgan değil
sığındığın o yürek
bir kaçak mekanı değil;
saklanamazsın...
 
Hey sen içimdeki
benim olduğun kadar seninim
ve sen
senin olduğum kadar benimsin
hakikat gün gibidir
unutamazsın...
 
Hey sen içimdeki
bakma sitem eder halime
halim senden şikayet değil asla haddime
ve sen ey kutsanmış kelimelerin sultanı
ey aşkımın anlamı
beni öyle herkesle bir
tutamazsın...
 
18.11.2007 - istanbul
Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ ŞİİR BAHÇEM ]
bozdum tüm ezberlerimi...
Bozdum tüm ezberlerimi... 
 
Dizgin tanımaz artık ruhumun ışık kanatlı delitayı
su olur akar, ateş olur sıçrar
dağ olsa aşar, ırmak olsa taşar artık
bu şehir bile durduramaz artık bu deli tayı
kapattım gözlerimi
bozdum tüm ezberlerimi...
 
Aşk bildiğiniz şey değil artık bende
vuslatın tanımı üzgünüm ki değişti
küslük tarih, sitem mazi oldu
bir gözleri var aklımda
kasıpkavuran yüreğimi
birde elleri, tutan ellerimi...
 
Bozdum tüm ezberlerimi
adım dahil herşeyi unuttum gitti
bağladım gözlerimi
kapadım yüreğimi
uzattım ellerimi
ondan gayrıya...
 
Bir deli tay ruhum
aklım fikrim yüreğim
karanlıklar firarisi şiirim
ve kaybettiğim kelimelerim şahit
bozdum tüm ezberlerimi...
 
30.10.2007 – İSTANBUL
Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ ŞİİR BAHÇEM ]
HER YALNIZLIK BİR ÖYKÜDÜR... LEYLA!...
“Her yalnızlık bir öyküdür…”
 
 
Leyla…
 
Başımda
koca bir kara bulut
bugünlerde…
Geçmişim,
geçmişimin artıkları,
yeni bir yaşam arzusu
ve buna asla müsaade etmeyecek
bir hayat…
 
İçim panayır yeri adeta…
Yüreğim acıyor bugünlerde…
Sebebi belirsiz değil elbette…
Ama nasıl söylenir ki?
İhanet deresi üzerine
bin bir güçlükle kurduğum
af köprüsünün tam orta yerinde
yapayalnızım yine…
 
Yanımda olduğunu sandığım
başkasının hayali ile kıvranırken
yanı başımda,
gözlerimin içine bakarken
o bakışlar
sen beni hak etmiyorsun diye haykırırken yüzüme,
sevişirken
hücrelerine kadar isyandaysa o insan…
Ne yapılır Allah aşkına…
 
Başımda
koskoca bir karabulut…
Gömdüğüm sevdalar,
unuttuğum kadınlar
bir bir diriliyor hafızamda…
Yalnızlığımı kaşımak,
suratıma vurmak istercesine…
Bugün darmadağınım Leyla…
Bugün iyi değilim bilesin…
Hatta günlerdir…
 
Geçmişim,
geçmişimin artıkları
ve yeni bir yaşam arzusu…
Ne mümkün!
 
Hani Leyla,
sana bahsettiğim insandayım şimdi…
Onun yaralarını sarmak adına
koynuna sığındığım
o yüce dağın eteklerini aşamayacak kadar
güçsüzüm Leyla!
Yalnızım her şeyden öte…
Leyla, canım yanıyor…
 
Leyla…
Duymayacaksın biliyorum…
Ama ben sana anlatıyorum işte…
Duymayacağını bile bile
sana…
 
Leyla,
dünya görünmez oldu gözüme…
Geçmişime gömülü
tüm ölülerim
diriliyor…
Hatalar,
terk ettiğim kadınlar,
sevdiğim ve aldattığım insanlar…
Hepsi yüzüme haykırıyor
yalnızlığımı…
Düşünsene Leyla,
gece bile örtemiyor yalnızlığımı…
 
İçim acıyor Leyla…
Başımda
koca bir kara bulut…
 
Leyla…
Kimse anlamıyor beni artık…
Bari sen anla!!!
 
 
14 Kasım 2007 istanbul
Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ ŞİİR BAHÇEM ]
SON MERYEM
"Söylenmesi gerekenler genellikle ne hayalimizdeki ne de içimizdeki kendimizle uyum içinde değil..."
1
Zaman denizini bulmuş bir ırmak kadar huzurlu bir sükûnetin tadını çıkarıyor sanki... Akşam akşam değil, sabah da sabah. Zincirleme bir sessizlik çığlık çığlık akıyor zamanın dolgun memelerinden gürül gürül... Hayat dört duvar, gök mavi bir dörtgen artık. Hürriyet hem yakın ölüm kadar, hem uzak hayat kadar. Bir kısık döngüde duygular bile... Sevinmeler, hüzünler, mağlubiyet ezginliği birer anlık tebessüm miadında. Tanrı göğüne çekilmiş, özlem mavi dörtgende gri-beyaz bulutlar kadar hakikat.
Dün gece herkes yattıktan sonra demir parmaklıklı pencerenin ardından beni çağıran sese gittim. Tatlı sert, ılık bir rüzgâr kıvamında sohbeti...
“ Zor değil mi böyle” kapana kısılmış “gibi” dedi esintili bir cılız sesle... ‘ Ve gerçek bir o kadar da...’ Şaşkın ve onaylar bir mimikle cevap vermiş olmalıyım. Konuşmasına devam etti:
‘ Şimdi bir şansın olsa, hani çıkabilsen şu dakika, yinede aynı kararla ısrar eder miydin? Yoksa...’ Yüzümü okşayan tonda bir esintiyle devam etti: ‘ Bütün varlığınla her şeye rağmen devam eder miydin?’
Bu bir soru... Cevaplamalı mıyım? Cevaplamalıyım belki. Neden? Cevaplamak zorunda mıyım sanki. Belli belirsiz omuz kaslarım önce öne sonra yukarı kalkıp indi... ‘Neye yarayacaksa’ dedi beynimin içi... Haklıydı da... Neye yarar ki... Buradaydın nihayet.
‘Eylül’ dedi... İçimde bir köz suya değdi sanki canım yandı, ruhum şöyle bir sallandı. ‘ Evet’ dedim ‘ Eylül’
‘Eylül’ dedi yeniden ‘Eylül için bile mi?’
Ve gitti... ‘ Eylül için ’ dedi ve gitti...
Eylül özlemdi... Hüzündü Eylül... Ama en çokta aşktı, öyle demişti Tanrı... O, muhteşem şavklı bir aşkın vücut bulduğu muazzam çocuk... Tanrı, O’nun hatırına büyük büyük zorları aşmam için bana tüyolar vermişti. Buraya düşmezden yani yakalanmazdan en fazla on dakika kulağıma fısıldadığı sözcükler de Eylül’ ün hatırınaydı: ‘ Ortada kuyu var’
Bir de Eylül’ ün öbür yanı... Tanrı onun gözleriydi... Eylül gibi bakıyordu Tanrı. Bir gece Tanrı onun elleriyle saçlarımı okşayarak beni kutsamıştı... ‘Babacığım’ demişti Eylül, ‘seni çok seviyorum...’ uyku ile uyanıklık arasıydım ve hatırlıyorum duyuyordum da... Eylül saçlarımı okşarken ‘Babacım benim, tatlişko babacım, balişko’ babacım demişti. Tanrı gülerek onu izliyor, bu arada bana şunları fısıldıyordu: ‘onun için başarmalısın.’
Tanrı daha daha önceleri bir mevzudan dolayı bana büyük bir acı vermişti. Cezaydı bu elbette... Hem de Eylül’ ü yanına almakla beni tehdit ederek. Sonra ben ‘acı’ dedim ‘bana acı ver ama onu alma benden’ Tanrı Eylül’ ün yüreğine koydu elini, bir eli benim yüreğimde: ‘O senin’ dedi... Eylül, erken doğumun çilesiyle boğuşuyordu, kapı aralığından baktım, minicik elleriyle seruma bağlı o incecik hayat damarlarına tutulmuştu... Annesi ağlıyordu Eylül’ ün. Tanrı ruhumu okşayarak ‘Korkma: dedi ‘ Siz onu hak ettiniz’ Korkmuyordum, koskoca bir uçurumdu içim ve içimden ölüyordum. ‘Tanrım’ dedim ‘ Derdin kurbansa şayet, canım onu kurban olsun...’ Gülümsedi Tanrı, Eylül küvezinde kıpırdayıverdi... ‘ Bırak ulan bu ayakları ‘ dedi ‘ tamam, istemiyorum’
Yine o Tanrı bana çok ama çok zor bir günümde; yağmur yağıyordu ve Tanrı bir bulutun ardında insanları kutsuyordu; yerde duran onluğu almamı söyledi. Onluk iyi para; bir sigara, bir süt, beş yumurta, iki otobüs bileti ve iki çukulata demek. Kafamı kaldırıp ona teşekkür ettim; ‘ Değmez’ dedi gülümseyerek. O gün akşama kadar bu olaya ve o onluğu düşüren kişinin ihsaniyetine güldüm. Eve gider gitmez Eylül’ e koştum... Eylül’ e göz kırptım, işte o an Tanrı bana onun gözleriyle bakıyordu, anladım... Annesine anlatmadım bu olayı, deli diyecekti bana.
Bu, Eylül’ ün gözleri ile aramızda bir sırdı artık... Şimdi bende fotoğrafı var, Tanrı gizlenmiş gözbebeklerine her sabah göz göze geliyoruz... O gözler ‘ne zaman isyan edeceksin’ der gibi bakıyor... İsyan yok... İnadına...
İsyan hayatıma bir defa girmişti... Sonucu felaketti... Bir kızı seviyordum - ya da öyle sanıyordum- gencecik yüreğim pırpırdı... Çocuksu bir ırmak gibi her meyil ona doğruydu. Bir gün o kız beni öptü... İçimde sıcak su dolu bir kap devrildi sanki... Sıcak ama yakmayan, dökülen ama akmayan... Ben onu asla öpemedim. Mahcubiyet fıtrattan malul... Fıtrata isyan asla... Mahcubiyetse olsun varsın kabilinden yutkundum önce. Sonra eve geldiğimde içimde bir öfke kabardı kendime...
‘Yavaş ol dürzü’ dedi Tanrı ‘ bacak kadar ağlasın daha’ Haklıydı elbette... Ama sipariş sahibi benmişim gibi fırçayı ben yemiştim. Söylendim gayrı ihtiyarı: ‘Boy vereceğin huy vermiş mabut, neylesin bodur Mahmut! ‘ İlk isyanım değil bu elbette... İsyan, kızla başka uzun bir oğlanı el ele, dudak dudağa görünce... Ellerim, dizlerim, göz bebeklerim ve hatta en ine kılcallarım boşalmıştı aniden. Yüreğim pırpırlıktan eser kalmayacak bir zelzele ile alt üst olmuştu... Beynim o gün darbe yaptı ve yönetime el koyarak mantık ve iradeyi koalisyonla göreve getirdi. Olağanüstü hal ilan edilmiş, sokağa çıkma dâhil açlık grevi, gülmeme gibi sıkı tedbirler yürürlüğe girmişti... Tanrı, muhtemelen şu halimle bir yerleriyle gülüyordu. ‘ Dürzü, ne haddine lan senin...’ diyordu sanki’ cillop gibi kızı sana yedirirler mi? ‘ Yeter!’ diye bağırdım ellerimi kulaklarımın üzerine sıkıca bastırarak,’ Yeter... Bana da acıyın yahu’ diye devam etmek istiyordum ki annem daldı odaya... Tanrı karşı duvardaki tablonun içine bulutların arkasından bana susmamı işaret ediyordu... İçimden bir şey demek geçti, ‘inna meassabirin!’ dedim geçtim.
Aylarca olağanüstü hal üzerine yaşadım. Hayatım boyunca edindiğim akıllı-uslu, olgun titri o zamandan mirastır. Ama içimde bir yerlerde her zaman hazır kıta bir ibne tim tetikte bekler durur. Şeytan onları arada bir parmaklasa da tim ne kadar ibne ruhlu da olsa nedense ayartılamaz bir türlü. Hatta neredeyse varlıklarını unuttuğum olur. Ha ne zaman hatırlarım, sağ gözüm seğirir ve o gün iyi bir şeyler olmazsa o ibnelerin marifetidir derim. Göz seğirmeyecek mi? Elbette seğirecek, ama tik değil bok değil, ne boka zıplasın damar. O ibnelerin işidir. Faaliyet olsun diyedir muhtemelen... Hareket filan yani.
Bu sabah her zamankinden biraz daha erken kalkıp, dış dünyayla sınırlı bağlantımız demir parmaklıklı pencereyi araladım. Yüzümü hafif bir serinlik okşadı ve hayretten açılmış ağzımdan içeri ciğerlerime dalıverdi kaşla göz arasında. Davetsiz misafirle birlikte önce kalbim hırçın atışlarla karşıladı bu olağan durmayan ani baskını... Sonra gözlerim önce hafif kısıldı sonra omuz kaslarım kasıldı. Pencereden içeriye dolan sabahın kırık ayazı koğuştaki nahoş kokuyu yalayıp yutmakla meşgulken uzaklardan sayılmayacak bir ses çalındı kulağıma: ‘Allahuekber...’ Amenna içimden, ‘Ona ne şüphe’
Tuvalete gidip yüzümü yıkadım ve pencerelerden birini daha açtım... Tiz bir osuruk sesiyle aniden kafamı içeriye çevirdim. Herkes uyuyordu.
Horlamalara karışan uykulu soluk alışverişler arasında o osuruk megastar Ajda kalmıştı... En köşedeki yatağa-yatağıma yöneldim. Nedense boş oluşuna şaşkın bir düşünce dolandı yarı uyanık beynimde; kim olacaktıysa o saatte yatağımda...
Artık gazete sayfalarından suretlerine nazar ettiğimiz jet sosyete divaları, çıtır lolitalar, bile bile lades frikikli pozlarıyla namlı top modeller şu saatlerde ancak pire meydan savaşındadırlar, ya da bir kazanovanın yağlı ter kokan kollarında zevk çığlıkları atma taktiği yapıyordurlar... Akşamdan kalma ‘ şok ‘ gazetesine ilişti gözüm; manşetten bir Rus kırmasının dantelli donsu-don ya da külot değilde pembe yalanlarla cavlatılmış iş çamaşır defilesi pozu... Altında bir haber; Almanya beş çiftli çocuk tatiline Türkiye’ye göndermiş. İlk çocuk sahibi çifti para ile ödüllendirilecekmiş... Yahu ne diye uğraşırlar ki, gelsinler bizim ülkeye en ücra mahallede günde en az dokuz doğum olur diyesi geliyor insanın...
Bizim semtte bir Salih vardı, yaşıtım... Gariban kahvede çalışır; her bahar bir çocuk... Şuan altı karında, yedi için istim üstü... Güldüm...
Yatağa uzandım... Eylül’le göz göze geldik biran... Gülümsüyor, elimi uzatıp suretinin yanağına okşadım babacan dokunuşlarla... Daha mı bir güldü ne! Canım benim diye geçti içim... Ne güzel uyuyordur şuan, menekşe kokan annesine sokulmuş... Eylül gül kokar, gonca gül kararında...
Göz kapaklarım ağırlaştı yeniden...
Tatlı bir akışa ram bir nehrin kollarında yanlarına doğru bata çıka varıyordum. Yüzümde acayip bir gülümseme tomurcuklanmış... Tanrı kulağıma bir şeyler fısıldıyor:
‘ Beklenen gün gelecekse...’
Ötesini duyamıyorum...
Elim ayağım kesiliyor, tatlı bir yumuşamayla önce... Damarlarımdan kan çekiliyor ağır ağır... Garip bir hipnoz... Az sonra ne horlama ne de Ajda kalacak. Kızıma sarılıyorum, gülümsüyor uykunun ortasında... Yanağına sıcacık bir öpücük konduruyorum... Galiba uyuyorum...
 
2
Hiç bir şey düşünemiyordum... Sadece ‘ nasıl istersen’ diyebilecek kadar bir kudretle yanıtlayabildim bu hırçın ricayı... Kırmıştım onu... Tanrı şahit, ona asla yapılamayacak en büyük kötülüğü yapmış sonra köşeme çekilmiştim. Yine de sevecen ve anlayışlı bir hırçınlıkla ‘Bitti’ diyordu... Bitmişti...
Savunmasızdım...
Acılı tatlı, hüzünlü aşklı bir beraberlik... Akabinde bu final... Savunulacak zerrece tarafı kalmamış...
Ve korunmasız...
Gözbebekleri yüreğime yüreğime saplanıyordu hırçın oklarını... Ona bakamıyordum, dokunamıyordum. Bir güç aramıza görünmez bir duvar çekmişti adeta, aşamıyordum. Aşamıyorduk... Gözbebekleri bana acıyarak vuruyordu, yüreğim kanıyor, canım yanıyor, ruhumda bir isyan uyanıyordu...
Susuyordum...
Karşılıklı sigaralarımızı içtik, sonra sallama çayları. O sevmez sallama şeyleri, ses çıkarmıyor... Evet, hala katlanıyor... İnsan sevmediği şeyi hiç yapar mı hiç!
Ve alabildiğine hala yabancı...
Seviyordum... Çok iyi biliyordum... Hem de çok seviyordum ama ‘ bitsin’ diyordum. Çelişki mi? İnat mı? Hayır... Gurur belki de... Her neyse
Cebimde ondan hatıra sadece bir minik fotoğraf, fotoşoplu... Güzel... Hala çekici... Ama artık benim olamayacak kadar benden uzak.
İçim daralıyor...
Yüreğim sıkılıyor...
Gözleri bir mengene gibi canımı ablukaya almış.
Ruhum deli dolu bir toy hoyrat. Zavallı bir tutunuş gözlerinde yakaladığım bir anlamla sevdaya... Ama boşuna. Affetmeyecek...
Onu eve bırakırken bir yarımı da bıraktım, ardından birkaç saniye baktım ve kaçtım meçhule... Evime yürüyerek gittim. Yol boyunca üç dört defa kayboldum. Tanrı ortalarda görünmüyordu. Sokak lambaları gecenin karanlığına arsız ve duygusuz ışıltılar serperek mastürbasyon yapıyordu. Uzakta bir çocuk ağlıyordu... Eylül düşü vermişti aklıma; üzülüyordu.
Eve vardığımda kendimi koca yatağa ceket gibi fırlatıp attım... Çoraplarım kokuyordu... Kalbim sıkışıyor gibiydi. Güç bela sabah ettim... Dışarıda yağmur yağıyordu, çisil çisil... İçerime kor!
Ertesi gün yoktu sanki...
Onun oturduğu yerleri sevdim.
Dokunduğu eşyaları... Çay içtiği kupayı öptüm... Sonra yıkamadan masanın üzerine kondurdum. Sigara izmaritlerini benimkilerden ayırdım ve boş bir sigara kutusuna özenle bırakıp kapattım.
Montumu alıp çıktım.
Hepsi bu...
 
3
İlginç ve bir o kadar da garip bir tanışıklığın meyvesiydi beraberlik... Onun dünyası benim dünyama tecavüz edip sınır ihlalinden burun buruna geldiğimizde daha hiçbir şeyi anlamlandıramadan daha Tanrı bizi birimize yapmıştı. Ya ondan bir alacağı vardı ya da bana bir borcu... Düşünemediğimiz tek şey ne olacağıydı. Bir kelebek ömrü olsa da bu aşk güzeldi...
Önce dereler çağladı, yataklar yolları bağladı... Ve Eylül... Tanrı’nın bu birlikteliğe attığı ilahi imzaydı sanki intikam alan, bağlayan, yoran, hırpalayan, körükleyen, bir arada tutan, koruyan, kollayan bir melekti. Eylül, bu beraberliği anlamlı kılan tek şeyi artık...
Hayata tutunuşu, erken doğuşu, karşılamanın coşkusu, o cennet kokusu... O bir Tanrı emanetiydi... Bir türkü coşkunluğundaki sesinle dünyanın en hazin ama en coşkulu aşkı bir senfoniye dönüşüyordu. Annesinin babasının türküsü, aşkı, coşkusu...
 
4. BÖLÜM
Korkunç bir gök gürültüsüne benzer bir sesle uyandığımda kan ter içinde buldum kendimi... Yüreğim bir garip salıncakta sallanıyordu... Beynim uğulduyor, kalbim sıkışıyordu yine... Bütün ışıklar söndürülmüştü.
Yerimden doğrulmaya yeltendim, imkânsız görünüyordu. Göğsümün üzerinde görünmeyen bir varlık çökmüştü sanki beni engelliyordu... Ellerim tutmuyordu evet, ayaklarımı hissetmiyordum. Kulaklarım o korkunç sesle hala çınlıyordu... Başımı sağa sola çevirdim. Elime tekrar hükmetmeye çalıştım, hayır kıpırdamıyor...
Ağzımın kuruluğunu, ciğerlerimin yandığını hissediyorum. İçin için kavruluyorum evet... Kocaman alevler halinde bir cehennem gibi sarıp sarmalamış beni. Bir anda yüzümden kan dereciklerinin boynuma sızlandığını duyuyorum. Tırnaklarının arasında derim kanıyor... Alevler içindeyim... Eylül ortalarda yok. Kollarımı vücudumdan ayırıyor bir el, bağıramıyorum... Sesim ateşin homurtulu sesine karışıyor.
Tanınmayacak haldeyim...
Rüyaysa bu uyanmak istiyorum, gerçekse biran önce kurtulmak... Sesler geliyor uzak yakın; ‘aldatmış’ diyen, ‘kaçmış’ diyen sesler. Hırçın, öfkeli, hırslı, kalabalık sesler... Ses denizinde boğulduğumu hissediyorum. Beni kurtarır mı? Kahkahaları çınlıyor kulaklarımda... Kulaklarımdan kan ve irinler fışkırıyor, gözlerim akıyor...
Sesler beni alevlerin arasından çekip alıyor.
Bir mahkeme...
‘Aldatmış’ diyorlar.
‘Kaçmış’
Şaşkınım... Her yer karanlık. Bir darağacı... Oradayım, boynuma takılı ilmeğin ucu o seslerin insafında. Eylül çıkageliyor... ‘Bırakın babamı’ diyor ‘O benim babam’
Uyanıyorum...
Cayır cayır yanıyorum.
Kalkıp doğruca buzdolabına gidiyorum. Bir damla su yok... Musluğa dayıyorum avucumu... Kanamıyorum...
İçim yanıyor... Duyuyorum. Uzaktan kızım sesleniyor: ‘ Baba, babacığım!’
Galiba ağlıyordum da... Yatağa tekrar uzandığımda yanağımdaki minicik sıcak derecik kayıp boynuma dolandı... Gözlerimi tavana dikip, köşe başlarına örülmüş örümcek ağlarının arasına daldım...
‘ Tanrım!’ dedim ‘ Ne yapacağım ben?’
Bir ses kurşun gibi ıslıklayarak kulak zarımı patlatırcasına beynime saplandı: ‘ Bu haltı yemeden önce düşünecektin’ Sustum, evet ben kendi yok oluşuma mahpustum. Odanın tavanı büyük bir hızla üzerime eğilirken dört duvar daralıyordu... Kıpırtısız yatıyordum... Ölü gibi... Ölüm talimi...
Uyuyabilmek için bildiğim tüm yakarıları sıraladım... En az otuz-otuz beş duayı harmanlayıp yalvarmaya durdum! Beynimde uğuldayan bir düşünce yaptıklarımın açmalığıyla kafa buluyordu. Yerimden doğruldum ve arka bahçe tarafındaki pencereyi açtım... Ne yaptığım neden yaptığım gibi şeylere takılmamaya niyetli cama çıktım. Karanlık boşluğa baktım. Serin bir seher yeli ile geldim kendime; ne yapıyordum ben.
Utana sıkıla geri indim ve akşam onun oturduğu sandalyeye çöktüm. Ağlıyordum... Sarsıla sarsıla, bağıra çağıra... Kendi sesime güldüm. Ağlıyordum, ardından ansızın durup sesimi dinliyordum... Duyamayınca yeniden ağlamaya duruyordum. Odada dönüp durur buluyorum kendimi... ‘ Çıldırıyorsun lan salak’
Yalvararak sesin geldiği yöne baktım. Hiç kimse yoktu. Arkamda bir karartıyla ürpermem geri dönmem bir oldu. Boşluk... Yok, yok çıldırmışım ben...
Çöküp sandalyeye gülmeye koyuluyorum bu defa.
Harbiden kafayı yemişim ya da yemek üzereyim. Tanrı’nın intikam saati... Sabahın beş on beşi... Koşar adımlarla evden çıkıyorum. Draman’dan Çarşamba’ ya hızlı hızlı çıkmaktayım. Yağmur çiseliyor, uzakta bir yerlerde adamın biri karısını düzüyor... Kadın cilveleniyor, o sırada evin küçük oğlu sesleniyor: ‘ Anne’ diyor. Adam sinirleniyor; ‘ Ulan senin ananı ...’ Kadın adamın çıplak koluna bir şaplak atıyor ‘ Ya ne yapıyordun demin. Hayvan’ diyor.
Birileri sabah namazına gidiyor.
Birileri evine...
Ben...
?
 
5. BÖLÜM
 
Kızın içinde hiçbir kötülük yoktu evet... Ben sessizce gömleğinin incecik düğmelerini çözüyordum, bir yandan boynuna koynuna tatlı sert sıcak öpücükler konduruyordum... Titriyordu dudağımın her değdiği yer, zerre zerre uyanıyordu... İçimde karşı koyulmaz bir isyan dalgası yüreğimi dövüyordu... Bembeyaz bedeni örtüsünden sıyrılmıştı, itiraz etmiyordu: elimi bacağının arasına soktuğumda tatlı bir kokuyla içim titredi... Yumuşacıktı, ıslaktı... Kızın gözleri tamamen kapalı, dudakları hayali bir dudağa birleşmiş öpüşüyordu...
Korkuyla karışık bir titreme almıştı bedenimi, engel olamıyordum. Kız bırakmıştı kendini... Yavaşça daha aşağılara indim, daha aşağılara.. Dudaklarımın ucundaydı. Minik bir dudak darbesi ile şöyle bir kımıldandı... Aralandı, dilimle dokundum... Çıldırdığını hissediyordum. Eliyle saçlarımı okşuyordu. Daha hızlı hareket ediyordum... Bir yılan gibi kıvrılıyordu incecik beden avuçlarımın hoyrat dokunuşları altında...
Doğruldum...
Vuslat istiyordu.
Yavaşça girdim, dudaklarını ısırmıştı... Dalgalarımla koylarındaki tüm kıyıları dövüyordum. Dalga dalga geliyordum. Dalgalarıma karşı koyamıyordu. Nefeslerimiz birbirine karışmıştı. Terimiz terimize, kokumuz kokumuza... Sımsıkı beni kendine kenetlemişti, ayaklarını belime dolamış. Çığlık çığlığa kendini uçsuz bucaksız pembe bir atlasa atıveriyordu işte, titriyordu... Minik bir depremcik... İçinde ardı ardına patlayan volkan alev damlacıklarıyla tepeden tırnağa onu kuşatıyordu. Sarsılmalar dindi... Dalgalar durgunlaştı.
Yanına uzandım...
Gözleri kapalı...
Uzanıp sol göğsünün tomurcuğunu dudaklarımın arasında eziyordum. Hoşuna gidiyor... Dudaklarına uzanıyorum sonra, karşılık veriyor. Yanakları alev alev, elim apış arasında... Volkanımın lavlarıyla kavrulmuş fıstık kokusu kaplıyor odayı...
Gözlerini aralayıp gözlerimin içine bakıyor, gözlerinde korkunç bir mutluluk var... Ani bir hareketle boynuma atılıyor... Öpülüyorum.
Daha yarım saat önceki mahcup kız mıydı bu?
Derin bir iç çektim... O da çekti... İçimiz çekilmişti...
Çırılçıplak doğruldu yataktan... Kalçalarını edalı edalı savurarak süzüldü kapıdan. Uzanıp bir sigara yaktım ve uzandım. Biraz sonra yeniden kapıda göründü... Gülümseyen gözlerinin davetini reddedemeyecek kadar çaresizdim. Doğrulup yanına sıçradım ve ellerini avuçlarımın arasına aldım. İncecik bedeni tenime değdiği yerde müthiş çimdiklerle beni yoruyordu. Göz göze bakışarak banyoya vurduk...
Savunmasız bir av gibiydim.
Beni almıştı...
Onun olmuştum, bütün benliğim bedenimin uzantısıyla onun içine nüfus ediyordu. Müthiş tatlı bir deprem daha başlıyordu. Ana şok gelmiyordu bir türlü... Artçılarla sarsılan bedenlerimiz bir sonraki artçıya kadar titremeye devam ediyordu.
‘ Harikasın... Harikasın...’ çığlıklarına zevk sesleri de eklenince muhteşem bir senfoni ortaya çıkmıştı. Acıkmıştım, banyo sonrası sahanda yumurta ve akşamdan kalma pizza ile öğünü geçiştirip soluğu dışarıda aldığımızda hava kararmak üzereydi.
B,r türkü bar, iki meyhane sonra yine evdeydik.
Her şeyi unutmak istiyordum...
Her şeyi...
Tanrı afetsindi... Onu bile!
O gece hayatımın en zor gecesiydi... Sevdiği insanı bir yosmayla aldatan kirlenmiş bir mahlûktum artık. Ama ağzım kulaklarımda. Ve bir slogan bir reklâmdan arta kalan.
‘ Kirlenmek güzeldir’
 
6.BÖLÜM
Sabah uyandığımda yanımda değildi, oda darmadağınık... Kalkmak istemiyordum... Bir basın toplantısında olmam gerekiyordu.
Komodinin üzerinde bir not!
‘Bir dahakine ısırmanı istiyorum... İnan hala içimdesin. Öpüldün şeytan şey! Füsun’
Duş almaya girdiğimde banyoda beni bir sürpriz bekliyordu... Donu lavabonun yanındaki havlu askısındaydı... Duş alıp çıktım...
Oda hala tam kavrulmuş fıstık kokuyordu. Âşık oluyor olabilirdim... ‘ Hadi ulan’ diyip çıktım evden...
Swis Otel’ e vardığımda bizim ekip oradaydı... Boş bir kokteyli sehpasına vurdum... Çerezlerle oynaşırken şarabımda gelmişti.
Oradaydı...
Gözlerini kaçırıyordu.
Özgü’ ye bir merhaba deyip çıktım... Hava bozulmuştu.
Doğruca yürüyerek Taksim’ e gidip, bir cafeye daldım. Kahvaltımı aldım ve sindire sindire yumuldum... Akşamüstü oradan ayrıldığımda resmen bir çay-kahve fıçısıydım. Ofise hiç uğramadan eve gittim... Uyuman için...
Üzerimden ceket bile çıkarmadan uzandım akşamdan dağınık yatağa... Sızmışım... Telefonu duyuyorum, aralıksız çalıyor, çalıyor, çalıyor…
Açmam... Açmıyorum.
Uyuyorum.
Telefon ısrarla çalmakta, gözlerimi aralamak istemiyorum. Füsunlayım... O büyülü kavrulmuş fıstık kokusu sinmiş dört yana. Efsunlaşmış gibiyim.
Tanrı’ ya hamdolsun; evimde, yatağımdayım.
Yalnız, bir başıma ama evimde...
Ve hür...
Yok, rahat yok düşüncelerden... Kalkıp bilgisayara oturuyorum. Bir iki haber, birkaç resim... Ekranda Ginolu Koyu... Çatalzeytin’ in incisi Ginolu... Hayran hayran o masum maviye dalıp gidiyorum. Çok değil dokuz-on yaz öncesi... Yine bir memleketli zamanlar... Gazeteci Kadir’le Çatalzeytin’ e gidiyoruz. İnebolu’dan Çatalzeytin’e masmavi bir rüya... Korkunç bir tatmin hissi… Ruhlar fora... Cennet bu olmalı dedirten bir manzara. Tanrım büyüksün!
Yeniden işe koyuluyorum... Köşe yazımı sıkıştırmam lazım araya. Yazılmıyor ki meret ha dediğine... Fikir ve düşünce kabızı hali...
Bir oyun açıyorum.
Ve gecenin ilerleyen saatleri…
Gece, en dişi vaktinde; sokul içine, em, soğur karanlığın memelerini... Hayat versin, hayat sunsun...
Gece koyu mavi atlası dünyanın... Günah koyuyor, rüzgâr şehvetli bir aşk masalı fısıldıyor. Gece baştan çıkartacak kadar masum ve sessiz... Gece Füsun kadar ateşli, gece kavrulmuş fıstık koyuyor.
İçimde bir gece kuduruyor koyu mavi atlasını yırtarak giriyor koynuma... Boynuma kulağıma ölümsüzlük öpücükleri kondura kondura.
Tanrım mukayyet ol sen aklıma!
 
7.BÖLÜM
‘ Füsun kim’ diye sordu Sevda...
‘ Önemli mi o kadar kim olduğu’ diye yanıtladığımda Sevda’nın yüz hatları görülmeye değerdi. Sanki bir şeyler öğrenmek istiyormuş gibiydi ve bu da hoşuma gitmemişti. Hem neden merak ediyor olabilir ki... Sadece iş arkadaşıydık ve ilk defa bu kadar özel bir mevzuda konuşuyorduk. Füsun’ u, o geceyi, mahrem ayrıntılar dışında kalan her şeyi...
Sevda çağla gözlerini üzerime dikmiş, anlattıklarımı yüzümdeki mimiklerle sevişerek dinliyordu. Bir anda onda bu zamana kadar fark etmediğim bir şeyi keşfettim. Sanki sol gözünün yeşili sağa göre biraz daha koyu tondaydı. Sevda’yla uzunca bir süredir iş ve iş harici sıkça görüşür olmuştuk.
Talihsiz bir evlilik yapmış, evliliğinden olma altı yaşındaki Seren ile birlikte annesinin Beylerbeyi’ndeki dededen kalma manzaralı evinde yaşıyorlardı. Sevda profesyonel iş yaşamında katı disiplinli, rekabetçi yanıyla çok çabuk üstünlük sağlayacak kadar lider ruhlu ancak özel yaşamı söz konusu olduğunda içine kapanık, sanki yüreğini uzun uzun surlarla çevirmiş kadar duyarsız kalan soğuk bir kadındı. Evliliğindeki başarısızlıkla içe dönük yapısı yüreğindeki kalenin duvarlarını daha da yükseltmiş ve dış dünyayla duygusal tüm bağlarını koparmıştı.
Annesi Seher Hanım, uzatmaları oynayan bir maraton koşusu kadar hayata aşık bir hanımefendiydi. Asker emeklisi eşi İhsan Bey’ in vefatından sonra yaptığı sosyal yaşam atağı gazetelerin magazin eklerine taş çıkartacak nitelik ve içerikteydi.
Sevda, hemen hemen her akşam erkenden kapanır, Seher Hanım’ın o ünlü kömür ateşinde.... Sütlü Türk kahvesini yudumlayarak karşı yakayı seyre dalardı terastan...
Kocasından hiç bahsetmezdi, hatta ona sormuş olsanız hayatının o dönemini yok sayabilecek kadar nefret doludur o yıllara... Tayfun alaylı gazetecidir ve Sevda ile mesleki bir toplantıda rakip olarak tanışır. Tartışmalı ve Sevda Hanım’ın galibiyetiyle sonuçlanan mücadeleye ev sahipliği yapan o iş toplantısında Tanrı Sevda’ ya hayatının kazığını atmıştır, Tayfun...
Tayfun, o günden sonra Sevda dışında iş tutmamış ve onu yatağa atar atmaz hevesi bitivermişti. Olan olmuş Sevda Tayfun’ la yaşamaya başlamıştı. Seher Hanım’ın da baskısı ile Tayfun ve Sevda birlikteliklerini evlilikle noktalamışlardı. Evet, güzel birliktelikler evlilikle noktalanır, yani biter. Benim hayatımdaki gibi... Sonraları Sevda ve Tayfun noktalanan birlikteliklerini katlanılabilir yanlarını yaşamaya koyulup birbirlerini aynı ev içerisinde görmez oluvermişlerdi.
Bir arkadaş yemeğinde Tayfun genç asistanıyla hem Sevda’nın hem de ortak arkadaşlarının yanında açıktan kırıştırmaya vurunca Sevda o akşam mekândan çıkacak ve Tayfun’ u geçmişin karanlığına gömmeyi tercih edecekti. Ve bir yıl ayrı yaşanan dönem sonrası boşanma... Dört yıl süren evliliğin –ki tam anlamıyla katlanma mücadelesi ile geçmiş – sonrası Seren ile baş başa bir Sevda...
Tayfun’ a gelince... En son icraatı olan 18’lik bir çıtırla yaşamaya devam ediyor. Aslında gününü gün etmek demek daha doğru olur... Dışarıdan bakıldığında al gülüm ver gülüm olduğu sırıtan bir ilişki...
‘ İyi de sen bu Füsun’ la gecelik aşk mı yaşıyorsun kuzum? Dedi Sevda... Güldüm; ‘ Öyle de denilebilir, ama değil. Sonra anlatırım sana...
‘ İşler nasıl?’ dedi bu defa...
‘ İyi... Nasıl olabilir ki? Çalışıyorum eşek gibi, iyi olmak zorunda...’
‘ Sana imreniyorum biliyor musun? Bu kadar işi bir arada nasıl götürüyorsun?’
‘ Hepsi aynı işler aslında. Tek farkları başka başka insanlara ait işler olmaları. Artı zaten yaptığım sadece onların verdiği donelere iş çıkarmak. Üzerine bir şey koyduğum yok anlayacağın. Senden bahset, ne oldu Ekol’ ün işler?’
‘ Yattı...’ dedi kırık bir ses tonuyla...
‘ Senden kaçar mı ya! Nasıl yattı?’
‘ Rakip ajanstan bir kaşar müşteriyle yattı... Bizim işte yattı...’
Nasıl gür bir kahkahaydı o aman Tanrım... Uzun zamandır öylesine yürekten gülmemiştim. Sevda bozulduğunu belli etmeden konuşmaya devam etti:
‘Cidden öyle oldu. Serhat bey onların çalışmasını uygun görmüş...’
‘Anladım’ diyebildim sadece ‘Adam işi biliyormuş’ diyemezdim elbette... Sadece gülerek ima ettim. Daha birçok mevzunun da belini kırdık o gün. Akşamüstü ayrılırken ona son romanımın taslağını verdim okuması için. Onun beğenisine olağanüstü güvenirim. Kesinlikle taraf tutmayan bir insan olarak apayrı bir yere sahipti bende.
Eve geldiğimde bütün ışıkları yaktım; banyo, tuvalet, mutfak, salon, yatak ve oturma odası, giriş dâhil... Son bir haftadır böyle bir alışkanlık edinmiştim. Sanki karanlıktan biri fırlayıp gırtlağıma bıçağı basacak ve kafamı gövdemden ayıracak hissediyorum.
Sonra kahve suyu koyup televizyonu açtım... Sonra günün gazetelerini alıp koltuğa bıraktım kendimi. Televizyon seyretmediğim halde onun açık olması bile bir güvenceydi benim için adeta... Hürriyet beş dakika, Sabah tam tamına üç, Milliyet 4 dakikalık olunca yine yapacak iş aranıyor buldum kendimi.
Bir el dokundu omzuma, birden gözlerimi kapadım. Gelmişti, az sonra boynum uçacak ve karşı sehpanın üzerine kafam bir saksı gibi oturacaktı. Ama bu el, bu el tanıdık bir sıcaklık ve dokunuşa sahipti. Füsun’du bu el... E, yani. Bu saatte...
‘ Kahveniz beyim’ diyerek yanımdaki zigona bıraktı kupayı. Gelip yanıma oturdu sonra... Üzerinde beyaz şile bezinden işlemeli bir bluz vardı. Kahverengi saçları minik omuzlarını okşarcasına örtüyordu.
‘Nasılız’ dedi...
Gözlerine baktım, ilk defa bakıyormuş gibi... Gözlerindeki uçurumu ilk defa görüyormuşçasına ürperdi içim. Karanlık... Korkunç bir derinlik, iflah olmaz bir büyülü boşluk.
‘İyiyiz sanırım’ dedi sorusunu kendi cevaplayarak ‘ en azından iyi görünüyoruz!’ diye ekledi.
‘ Füsun’ dedim ‘ Beni seviyor olsan, neden severdin?’
O gülüş... Yine o mahzun kırık dökük ama şuh gülüş...
Biraz daha sokuldu cevabı vermek için:
‘ Sen benim sahibimsin... Ondan’
‘ O başka... Beni birisi niçin sever. Ya da şöyle sorayım bana beni anlat desem?
Gözlerini yukarı dikerek sağa sola gezdirdi, avuçlarını birleştirdi. Sonra gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladı:
‘ Bir kere güzel sevişiyorsun...’
Sözünü kestim.
‘Sulandırma’
‘ Ama bu bir gerçek... Çok hoş, şeytansı bir yanın var işte... Farklısın... Soğuk bir görünüm ardına gizlenmiş fırlama bir çekiciliğin var.’
‘ Şımartıyorsun’
‘ Hayır. Anlat dedin anlatıyorum...’
‘ Boş ver vazgeçtim. Anlatma.’
 
8.BÖLÜM
Beylerbeyi...
Seher Hanım’ın mütevazı konağı...
Seren bahçede çardağın altında oynuyor. Anne kız oturmuş kahvelerini yudumluyorlar...
‘ Hiç aramıyor ve sen buna çok üzülüyorsun...’ dedi Seher Hanım’ a yutturamayacağını da pekâlâ biliyordu.
‘ Biliyor musun anne, önümüzdeki ay Roma’ ya gideceğim. Biraz kafamı dinleyeceğim.
‘ Seren?’ dedi Seher Hanım.
‘ Beraber’ dedi Sevda...
‘ Tamam da Tayfun ne der bu işe?’
‘ Onun canına minnet... Hem çok da umurunda sanki...’
Seher Hanım, önlerinden ağır ağır geçmekte olan bir yük gemisinin ardında bıraktığı köpüklere çevirdi gözlerini...
‘ Bence sen de takılma bu kadar anne... O iş çoktan bitti. Hem herkes yolunu çizdi bile...’
‘ Ya Seren kızım, Seren’ i hiç mi düşünmüyorsun?’
‘ Peki, ama ne yapabilirim anne’ ? diye hayıflandı. Sevda ‘ Üç yılda ne yapabildiki onun için. Hem o adam üzerine konuşmasak daha... Cidden hoşlanmıyorum?
‘ Tamam, kızım’ dedi Seher Hanım ‘ Ben sadece Seren için’ diye mırıldandı.
Sevda kızını imrenerek süzdü... Seher Hanım ise Sevda’ ya baktı ne demek istediğini yüzüne yansıtmaktan imtina ederek. Hep böyle olurdu, uzun uzadıya sohbetler yerini ikide bir bu tarz hırçın sessizliklerin kucağına bırakıverir olmuştu epeydir. Seher Hanım’ın konağında Sevda’nın ve Seren’ in varlığı da olmasa in cin top çevirecekti.
Sevda dalıp gitmişti yine...
Seher Hanım okuma gözlüklerini takmış Cumhuriyet okuyordu.
‘ Anne’ dedi Sevda birden, Seher Hanım gözlüğünü burnuna indirdi ve çerçevenin üstünden bakarak,
‘ Efendim kızım...’ diye yanıtladı Sevda’yı.
‘ Dilersen sende gelebilirsin... Hem değişiklik olur senin içinde...’
Seher hanım kabul etmeyecekti elbette. Konak yalnız bırakılmazdı. Hem İhsan Bey’ siz gidebilir miydi o bir yerlere... Sevda’ da bilirdi bunu ya... Yine de teklif etmişti işte.
Susuldu...
Uzaktan bir motorun gürültüsü duyuldu... Sonra bir kuş cıvıltısı çardağın o taraftan. Sevda içeri girdi. Bir sigara yakıp odasına yöneldi.
Yatağın üzerine sırt üstü bıraktı kendini... Gözlerini avizenin rengârenk renk cümbüşünün seyrine bırakarak. Güneşin son ışıklarının oynaştığı avizedeki ışık oyunlarına daldı gitti yüzünde küçük bir yaramaz kız tebessümüyle.
‘ Tayfun’ dedi belli belirsiz,’ böyle mi olmalıydı.
Sonra aciz duruma düştüğüne kızdı kendi kendince. ‘ Ne bekliyordun ki kızım’ dedi ‘ sanki dönseydi tamam diyebilecek miydin? Her şeye rağmen...’
 
9.BÖLÜM
Birkaç gün evden çıkmayacaktım... Geceleri uyumuyordum artık... Füsun’ da arada bir uğrar olmuştu. Sevda’dan ses seda yok birkaç haftadır.
Televizyonu açtım... Yine dünyanın bir yerlerinde Şahin ve serçelerin mastürbasyonları line takılıyor. USA, Kuveyt’ e musallat olan Irak’ a haddini bildiriyor. Çankaya Tonton’a emanet. Umursuyor muydum? Zannetmiyorum...
Beynimin içini kemirgenler istila etmiş sanki... Bütün vücudum karıncalara teslim... Odanın dört yanına gizlenmiş örümcek timleri saklandıkları yerden her hareketimi gözlüyor gibi. Bazı geceler pusularından sıyrılıp arzı endam ediyorlar. Tanrı’nın karabelaları bunlar, eklem bacaklılar, sürüngenler... Üstüme üstüme sorti yapan yarasalar peydahlanıyor arada bir.
Bütün bunlar inanılası gelmiyor insana... Oyun mu bu? Oyunsa şayet birisi aklımı sınıyor olmalı. Gerçek olamayacak kadar abuk sabuk tüm bu böcekgiller bazen Füsun’ a rağmen buradalar. Ama gizleniyorlar... Ne zaman yalnız kalsam, kötü düşünceler gibi düşüyorlar önüme. Sabaha kadar savunma hali... Taarruza geçmiyor oluşları bile yetiyor insanı allak bullak etmeye. Uyku yok...
Odaya yabancı gözüyle bakıyorum; masanın üzerinde bir tespih böceği antenlerini sallıyor... Yok, yok, bu dürzülerin hedefi beni zıvanadan çıkarmak. Adam tutup bu evi adam akıllı ilaçlatmayı geçiriyorum aklımdan... Ama bunlar hayal mahsulü diye vazgeçiyorum sonra. Hayal mahsulüyse neden uyumuyorum. Bunlar gerçek. Hayır, gerçek olamaz... Gerçekseler Füsun varken de olmalılar.
‘Füsun’ diye bir çığlık atarak fırlıyorum yerimden. Telefonu alıp numaraları tuşluyorum. Füsun var mı ki? Ya o da hayal mahsulüyse. Olur mu canım?
Neden olmasın... O da belki böcekler gibi bu evde gizleniyordur. Olamaz elbette...
‘ Aradığınız numara kullanılmamaktadır!’ diyen metalik bir bayan sesi...
Aaa, diyorum Füsun’ un numarası değişmiş. Bir daha tuşluyorum, bir daha, bir daha... Telefon önce duvarda patlıyor sonra salkım saçak yerlere dağılıyor.
Artık bir telefonum da yok...
Çevirecek numarada... Uyku keza...
Umudunun Tanrı olduğuna mı Tanrı’nın umut olduğuna mı inanacaktım şu noktada... Tanrı korku muydu yoksa... Yok, korkuydu Tanrı...
Bir çaresize Tanrı umut olabilirdi belki ama bir korkunun tutsağına ancak teselli ya da hamilik kurtarıcıydı. Evet, Tanrı kurtarıcıydı... Kurtarıcı Tanrı... Sonra beğenmedim bu düşünceyi ve kovdum kafamdan: Çekici gibi... Olur mu hiç öyle şey diyerek.
Yağmuru dinledim biraz...
Sonra uykuya kalmış olmalıyım. Sabahın ilerleyen saatlerinde kasıklarımda bir sızı ile uyandım... Sonra yeniden sancılarımla örtünüp uykuya vurdum. Füsun gelmiş olmalıydı... Dışarıdan ayak sesleri geliyordu... Umurumda değildi. Füsun bile... Yorgun ve bitkin bir halde pineklemek daha çekiciydi.
‘ Tanrı’ dedim ‘ her şey...’
Bütün böcekler sağa sola kaçıştı.
 
10. BÖLÜM
Daha kabuğunu atmamış duygular gibiydi ihaneti zamanın... Geçmek bilmiyordu bir türlü. Evde bir haftalık inzivadan zıvanadan çıkmış gibi çıkışım her şeyi açıklayabilirdi... Rahatlamış olarak çıkmak da vardı işin sonunda... Milyonda bir ihtimal zehir zemberek çıkmak vardı. O oldu...
Füsun bile çekiciliğini yitirmişti gözümde bir anda. Sigara, içki, samimi birkaç arkadaş dışında bütün ilgi alanımı boşatmıştım. Bunun anlamı şuydu: Kasırga geliyor...
Allak bullak evden çıkışım, amaçsız adımlarla kulüp ev arası gidiş gelişler... Okunmayan bir haftalık gazete... Öteye beriye gelişigüzel bırakılmış içki kadehleri, boş şişeler. Neskafe bardakları, kapağı açık devrilmiş bir kola peti... Ortalık ruh halime pişti yapmış durumda.
Evdeki bütün saatleri kaldırdım önce...
Ardından takvim, ajanda; zamana dair ölçer-biçer ne varsa çıkardım evden. Sonra birer birer duvarlardaki tabloları, fotoğrafları, albümleri de...
Bardaklar, şişeler yerli yerinde yine...
Bir aydır toplanmamış yatak ve yatak odası keza...
Ve en son Füsun...
 
11. BÖLÜM
Öğleden sonra Sevda çıkageldi, elinde iki poşet... Ve güler yüzü... Ama öyle bir yüz ifadesi ki salona girdiğinde yüzüne çakılan anlatımsız. Bir bana, bir dağınık salona bakıyor... Sonra mutfak ve yatak odasını dolaşıp salona dönüş.
‘Ne oldu burada?’
Sadece güldüm...
Bir şeyleri toparlamak için hamle yapmaya hazırlanırken yapışıyorum koluna... İtaat ediyor, oturuyor.
‘ Ne kadar dağınık değil mi?’ diyorum ya...
‘ Dağınık da ne kelime...’ diyen bir Sevda.
‘ Sevda’ diyorum ‘ Ben çok korkuyorum...’
Şaşkın ve anlamsız bakışlarından beni anlamadığını anlayıp ‘ Boşver’ diyorumelimi boşlukta sallayarak; ‘ Boş ver!’
‘ Neden ‘ diyor bu kez Sevda ‘ Korkuyorsun... Sebep?’
Bilmem dercesine kaşlarımı ve omuzlarımı kaldırıp indiriyorum belli belirsiz. ‘Böcekler’ diyorum... Sonrasında pişmanlık. Umarım duymamıştır. Hayır, duymuş, şaşkınlığı daha bir artıyor.
‘Böcekler mi bastı evi?’
Gülüyorum, susuyorum... İlginin hissi bile güzel... Sevda gibi bir arkadaştansa bir de... Sevda yerinden doğrulurken koluma girerek:
‘ Kalk ‘ dedi ‘ gidiyoruz...’
Nereye bile demeyecek kadar gönüllü itaat ettim bu hoş çağrıya... Sanki aylardır dışarıya adım atmamış gibiydim. Sanki herkes bana bakıyordu, gözler canımı acıtıyordu... Bir çok ara sokaktan geçtik, nereye gittiğimize dair hiçbir fikrim olmadığı gibi merak da etmiyorum...
Konuşmuyoruz yol boyunca...
Bir böcek ardımızdan bizi takip ediyor... Bakamıyorum. Tedirginim... Nasıl ağzımdan çıktığını anlamadığım ‘ Dönelim’ çağrıma Sevda’dan fazla tepkili şaşkınlığım oldukça gülünç görünüyor olmalıydı.
Kolunu omzuma koydu... Sonra bir anne sevecenliği ile yüzüme bakarak tatlıca azarladı: ‘ Dönmek yok arkadaş’
O gün ayrıldığımızda gece yarısını geçiyordu... Beni eve o bıraktı ve içeri bile girmedi.
Salona girdiğimde Füsun’ la burun buruna geldik...
‘ Hoş geldiniz beyim’ dedi Füsun; ‘Hoş geldiniz...’
Bir bakıma şanslı sayılabilirdim aslında... Füsun, öyle anlarımda yanımda oluyordu ki zamanlama konusunda dakik oluşu sanki birilerinin ona bir şeyler fısıldadığına işaretti...
Yine aynı şey olmuştu. Her zamanki gibi imdadıma yetişmiş, yalnız kalmamam için adeta Hızır gibi damlamıştı eve. Bütün zerrelerim memnuniyet triplerindeydi. Sağ gözüm seğiriyordu ya, az sonra olacaklar konusunda Füsun’un küçülen göz bebekleri kadar beynim çağlıyordu adeta. Akışına bırakılan zaman kadar tatlı bakışların nezaretinde dağınık eşyaları ait oldukları yerlere sevk ettim önce...
Füsun’ la tek kelime konuşmadan çok şey paylaştık saatlerce... Sonra Füsun gitti, geldiği gibi... ‘Kal’ bile demedim. Ardından sadece düşüncesiz ve boş boş baktım kapanan kapıya. Bir kahve içtim, ardından dağınık yatağa bıraktım kendimi... Hayatımın ne kadar rutin olduğuna taktım dakikalar boyu... Sonra yeni planlar yaptım. Kendime bile itiraf edemeyeceğim kadar önemsediğim bazı adımlar tasarladım...
Bir oyundu bu...
Tanrı ile rolleri değişmek gibi şeytanca bir oyun.
Önce kurallar belirlenecek...
Kişiler, olaylar, kurgular netleştirilecek... Kendim dahi hiçbir korku, dehşet ya da acıya tepkisiz kalacak ve oynadığım oyunun kurallarına taş koymayacaktım.
Sıkı bir yolculuk olacaktı bu meçhulün zulalarına. Yalnız çıkacağım ancak asla yalnız kalmayacağım bir yolculuk... Profesyonel bir reklâmcı ve gazeteciydim. Cesur ve isabetli adımlar atan, tuttuğunu kopartan bir iş adamı kimliğini hayata geçirmek üzere ilk kurşunu namluya sürdüm. Horozu kaldırıp geçmişimin şakağına dayadım... Üçe kadar sayıp tetiğe dokundum...
Aniden korkunç bir patlama ve ardından cam şakırtıları ile yüreğim ağzıma geldi... Geceydi ve sessiz bir şarkının nakaratı doluyordu salonun açık penceresinden içeriye:
‘İstanbul İstanbul olalı
Görmedi böyle kedeer’
 
 
12.BÖLÜM
Sevda’nın Roma planları yatmış, yeni gelen proje için şirket ondan çalışmaya başlamasını istemişti... Aslında iyide olduğunu düşündü Sevda, epeydir böylesine sıkı bir projeyi çalışma fırsatı bulamamıştı.
Gelip beni evde ziyaret ettiğinde yardıma ihtiyacı olduğunu söyleyince düşüneceğimi belirtip sağdan soldan bir sürü konuda malumatlar aldım. Sokağa çıkma yasağım sırasında arayı böylece kapayacaktım...
Bir ara Sevda lavaboya geçtiğinde ajandasını alıp koltuğun köşe yastığının altına gizledim... Sonra salona döndüğünde biraz çıkıp hava almayı önerdim. Cevabını bile beklemeden kapıya yönelmem ve onun beni takibi başarılı olmuştu. Ajanda kalmıştı...
Akşam aldığım kararlar doğrultusunda oyunun ilk planını uygulamaya koyuyordum... Sevda olayını ayarlasam bu kadar ‘cuk’ oturmazdı. Kendi kendimi tebrik ettim. Planım şuydu... Sevda’ ya yardım edecektim, ancak ayrıca ikinci bir hareket planıyla hedefi vuracaktım. Konuyu detaylarıyla konuşmak üzere bana birkaç gün ayıracaktı... Öncelikle oldukça soğukkanlı kalarak hala bana güvenebildiğine onu daha sonraki olacak gelişmelerde tarafımdan kalacak oranda ikna edecektim.
Taksimania’ da güzel bir spagetti yedik, ardından kahvelerimizi yudumlarken yine iş dışı konuştuk. Bana bakışlarından temiz bir iş çıkacağını sezebiliyordum... Hesabı ödedim, çıkıp AFM’ de şahane bir melodrama takıldık. Çıktığımızda öğleden sonrayı bulmuştu zaman. Biraz İstiklal turu, ardından Aksanat’ta bir sergi ziyareti... Kendime güvenimi kazanıyordum sanki. Yürüyüşümden anlayabiliyordum bunu. Sevda’yı izliyordum bir yandan. Kumral güzeli bu orta yaş hanımefendisinde öyle ahım şahım bir çekicilik olmamasına karşın müthiş iş zekâsı çok kişiye diz çöktürecek düzeydeydi. Ama bana karşı şansı olamayacaktı.
Akşam birlikte Hyatt’ın lobisine indik... Sevda bir cin tonik ben bir kola aldım. Dikkatle yüzünü incelediğimi fark edince soran bakışlarla burun buruna gelişim kısa bir paniğe sürükleyecekti beni...
‘ Eee’ dedim... ‘ Ne yapıyoruz Sevda Hanım!’
‘Önce sana soracaklarım var... Birincisi tam zamanlı bir çalışmada yer alabilir misin?’
‘İşe bağlı bu bir’
‘Projenin asıl medya ayağı önemli ve bu sana bağlı...’
‘Şimdi şurada anlaşalım. Ekibi ikimiz mi kuruyoruz yoksa bize bir ekip mi verilecek. İki, senin konumun... Ve benim projedeki yerim...’
Sevda cin tonik bardağının üzerinde ince parmaklarını dolaştırarak cevapladı:
‘Proje yönetimine gelmeden önce bir hareket...’
Sözünü tamamlatmadan söze girdim:
‘ Hayır, önce yönetim... Sonrası kolay...
‘Pekâlâ...’ dedi ‘Sıkı başlıyoruz yani... Proje koordinatörü olarak ve genel koordinatör olarak sorumluluğu paylaşacağız. Seni medya ilişkilerinde değerlendireceğiz... Ben müşteri ilişkilerinde ajans ve müşteri arası köprü pozisyonundayım.’
‘Başa dönelim...’
‘Ne oldu ki’
‘Patron tek olur’
Sevda şaşkın:
‘Cidden anlayamadım. Aslında patron belli kuzum... Patron benim...’
‘Tamam’ dedim... Devam etmesini söylemek yerine elimle bir hareket yaptım. Sevda’ nın gözleri heyecandan pırıl pırıl...
‘Şimdi’ dedi oldukça kendine özgüveni ses tonuna vurmuş bir şekilde ‘ Senden tek isteğim olacak. Uslu bir çocuk olacaksın... Kaytarmak yok...’
Afacan bir çocukmuşum gibi hissettim kendimi birden. Tahta kılıcımı yere indirdim ve başımı yavaşça önüme eğdim. Sevda ilk defa böyle anlamlı gülüyordu.
‘Tamam’
‘Anlaştık’
‘Tamam Sevda... Bana güven...’
Güven... Bu temenni sözüne ne gülünür... Sevda’ yı süzdüm... Geçici bir rahatsızlık gösterisinden sonra konuşmasını sürdürdü:
‘Ve sürekli haberleşeceğiz. Elindeki işleri tasfiye etmek için üç günün var...
‘Mesele değil... Elimde iş yok!’
‘İş almayacaksın ayrıca...’
‘Tamam...’
‘Anlaştık o halde’ diyerek ince parmaklarını zarif ellerini uzattı bana doğru... Elini sıktım... Karşılıklı göz kırıştık. Oradan birlikte çıktık ve Sevda bir taksiyle evine gitmek üzere yola çıktı. Eve gitmeyecektim o gece... Bir taksiyle annemlere geçtim...
O gece annemlerde kaldım.
Sıkıcı ve hayatımın en feci gecesi diyebilirim.
Nasıl bu denli kendimi soyutlayabildiğime şaşkın bütün bir gece uyku tutmadı bir türlü... İkide bir sigara içmek için yerimden kalkıyor bahçeye atıyordum kendimi. Annemin saf ve mutlak kayırıcılığıyla karışık bana yaklaşımı be kadar hoşuma gidiyorsa bir o kadar da canımı sıkıyordu. İltimas bana göre değildi. Sabah ezanı okunuyordu... Babamın tuvalete gitti... Sonrasında gidip yattı yeniden... Babamın ev hayatı bu demekti üç aşağı beş yukarı. Sessiz, kendi kendine yetebilen, aslında asabi ama oldukça uysal bir adamdır... Hiç birini kırdığını görmemişim şu yaşıma değin. Hayatta varolan renk ve zevklerden hiç biri ona göre değildi. Neler düşünüyordum böyle... Renkler ve zevkler... Babam. Yok, yok dengesizlikten bu...
Sevda’nın işi takıldı sonra düşünce ağıma... Sonrasında yavaş yavaş gün ışıklarının siyah mavi atlası yırtışıyla odaya dolan aydınlık...
Uyandığımda evde kimsecikler yoktu... Kahvaltım hazırlanmış... “Anneciğim...” gülümseyerek lavaboya geçiyorum. Çıkışta ters dönen terlik... Yok, hiç de hayra yorulmaz. Çayın altını yakarken terlikle kavgaya tutuşmuş buluyorum kendimi. Altı üstü terlik olur mu, ters dönmüş bir kere... Terlik bu, hem de takla atmış.
Büyükçe sayılabilecek bir bardağa çayımı dolduruyorum... Biraz beyaz peynir... Neden beyaz olur peynir. Beyaz olmazsa peynir olmuyor mu yani? Hadi beyaz olsun! Uf bee... Sonra yumurta... Of yumurtamı tavuktan çıkıyordu tavuk mu yumurtadan fırlıyordu... Sahi fırlama bir yumurtadan nasıl tavuk çıkardı? Yumurtanın sarısını ayırdım... Beyazı iteledim. Bir zeytine karşı taarruza geçtim, kaçıyor şerefsiz. Zıpladı, atıldım; bir daha ‘küt’ beyaz peynir tabağına... Aaa göz oldu!... Zeytin göz... Pırıl pırıl bir zeytin göz tabağın orta yerinde. Manyak mıyım neyim? Elbette manyaksın oğlum söylenmeleri... Zil... Bir daha... Zil çalıyor... Kapı, açılmak için hareketlenmemi beklemiyor muydu merakla? Zeytini elime alıp ağzıma salladım... Bir yudum çay... Zil ısrarla parmaklanır diye zırlıyor teres, kapı meraktan kendiliğinden açıldı açılacak...
Birden kapıya yöneliyorum...
Otomatik... Yok, otomat deniyordu bu düğmeye... Basıyorum: ‘Tıırtt’, açılmış mıdır? Zil sustuğuna göre, evet! Kapıyı aralayıp yeniden kahvaltı sofrasına dönüyorum.
Annem ve babam... Ellerinde poşetler... Alışveriş yapılmış. Konuşarak birlikte mutfağa geçiyorlar: ben yokmuşum gibi...
Sevda’yla buluşacak mıydık acaba diye düşünüyorum... Çekilmez askında bugün. Elimi yıkamak için lavaboya geçiyorum. Sonra sigara keyfi... Annem bardakları yıkıyor... Babam televizyon karşısında gözlerini dinlendiriyor.
Sonra birden afallıyorum; harekete geçmeli, hareket planları yapılacak. Annem birden tedirgin oluyor... ‘Ne oldu, nereye gidiyorsun?’ diyor arkamdan, duyan kim? Babamın ruhu bile duymamıştır telaşlı çıkışıma dair gelişmeleri...
Metro’ ya kadar yürüyorum...
Metro olağan bir güne nazaran yoğun sayılır. Herkes kaçamak bakışlarla birbirini kesiyor... Resmen kansız ameliyat halleri... Montumu çekiştiriyorum, tren görünüyor. İtiş kakış... Trendeyiz... ‘Otogar’, ‘Terazidere’... Aaa gidiyoruz resmen olmalar. Merter’deki Turgut’u anımsadım birden... Sonra kovdum beynimden... Akıyor resmen evler, yolda arabalar, duvarlar, duvarlar... Tünel... Sonra yine evler... İstasyon... Uzunca bir arayla duvar, sonra iş merkezleri... Sıkıldım.
Ogün hareket planları filan yapamayacaktım tabiî ki...
Sevda’nın ajandayı kurcalayacaktım.
Bomboş...
Kendi halime acıyarak gülüyormuşum... Neler ummuştum oysa! Doğruca yatağa vurdum.
Deliksiz bir uyku...
 
13.BÖLÜM
Güzel bir Haziran öğleüstü...
İnsanlar bir türlü yaza kavuşmayan bahar havasının tadını çıkarma telaşında. Proje toplantısı için sabahın dokuzundan bu yana süre gelen durumdan sıyrılıp böyle bir manzara ile burun buruna gelmek insanda boğucu bir ruh hali doğuruyorsa da güzel bir gün...
Toplantı boyunca belki yüzerce kez aynı detayların üzerinden geçmenin yorgunluğunu da bu insan keşmekeşiyle birleştirin... Cinnet...
Sevda ile yemekteyiz... Bir fasılda burada geçmeyiz inşallah temennileriyle girdiğimiz bu şık batı kırması cafe restoranda doğru dürüst konuşmadık bile... Sadece bir sonraki toplantı gününe dair fikrimi aldı Sevda...
Sonra ayrıldık.
Ben de insan selinin arasında minicik bir damlacık olarak bırakıverdim kendimi... Bir şeyler eksik... Ama ne olduğu hakkında ne fikrim ne de araştırıp çıkaracak hevesim var. Ne kadar mesafeyi ne kadar süre yürüdüğümün bile farkında değildim açıkçası...
Ofise şöyle uğrayıvermek fena olmazdı elbette. Ama kendimi Fındıklı’ da derme çatma kondurulmuş bir çaya tezgâhının taburelerinden birinde buldum. Enfes deniz manzaralı çayımı yudumladım ve ardı ardına sigaralar içtim...
Akşamüzerine doğru hafiften bir rüzgâr ‘hadi kalk artık’ diyene değin orada oturdum. Sonra yolun karşısına geçip bir taksiyle eve geçtim. Sinirlerim yatışmış sanırım... Hiçbir şey düşünmemek için yabancı müzik yayını yapan bir radyo istasyonunu ayarlayıp pencerenin karşısındaki koltukta gözlerim kapalı tatlı bir yolculuğa çıktım.
 
14.BÖLÜM
‘Hayatta her şey hiçbir şeyin varsayımlarından ibaret... Yani hayat bir nevi zıtlıklar anaforu... Aşk-nefret, yaşam-ölüm, zevk-acı, naat-sövgü, neşe-keder, gülmek-ağlamak ve kadın-erkek gibi...
Evet, kadın-erkek Tanrının yeryüzündeki dengeyi kurmakta kullandığı en büyük ve en önemli skala değil midir? Sevincin iki saniye sonra hüzne dönüştüğü, kahkaha krizinden sonra ağlama nöbetlerine geçişi anlık anlık başka bir mahlûk var mıdır kadından başka... Servet karşısında yoksulluk, erdem karşısında bayağılık neyse erkeğin karşılığında kadın odur...
Kocasıyla yatarken aşığını düşünerek tatmin olan ya da mutlu bir evlilik hayatını kaprisleriyle cehenneme çevirebilen tek varlık kadındır...’
Sevda, şaşkın ve bir o kadar da şokta kafasını taksitlerden kaldırıp kaşının biri yukarıda ve gözünün biri yarı kısık tavana odaklandı. Sonra telefona uzandı. Numaraları tuşladı... Sonra vazgeçti ve ahizeyi yerine bıraktı.
‘Hepsi aynı bunların... Ne demek yani! Bu kadar aşağılanmayı hak ediyor mu kadınlar?’
Cevabını aramayacaktı elbette. Bu hastalıklı fikirlerin çıktığı beyni kafatası içinde muhafaza eden bay düşünüre gidecekti. ‘Ne demek yani!’^diye söyleniyordu hala...
‘Ne demek yani’
 
15.BÖLÜM
Geldiğinden beri gülmeyen bir Sevda, konuşmayan ve ısrarla susan... Demek istediklerini aslında zaten kendi üslubunca rotasyona tabi tuttuğu için hep usturuplu konuşmasıyla malul Sevda susuyorsa şayet... Var bu işte bir iş dedirtir insana. Füsun mevzusunu mu açacak, iş mi yoksa karıncalanmaları beynimle cilveleşirken, nihayet tam yirmi dakika sonra bakla çıkıyor ağzından:
‘Bence sana hiç yakışmıyor. Seni böyle bilmezdim...’
Afal hali afiften bende... Esrarengiz olmayı seviyor bu dişiler diyorum kendimce bir de becerebilseler...
‘Nasıl yani?’
Sevda oturduğu koltuktan doğruluyor ve pencereye doğru ilerlerken döküyor eteğindeki taşları:
‘Kadınları aşağılamak... Hoş bir yaklaşım değil bence. Zıtlıklara gelince sana daha flaş örnekler verebilirim. Mesela kalabalık-zarafet, hoyratlık-kibarlık, adamsendecilik-duyarlılık... Daha ister misin?
‘Yeter... Anladım’ diyorum ‘sadece bir düşünce’
‘Ve sen böyle düşünüyorsun öyle mi?’
Gülüyorum bu şaşkınlık ifadesine:
‘Olmaz mı?’
‘Dedim ya, sana yakıştıramadım...’
‘Ve bir zıtlık daha hayal-gerçek!’ Sıkı bir kahkaha benden... Sevda daha bir hırçınlaşıyor:
‘Hayal kime, gerçek kime?’
Cevabım daha mutaarız : ‘Bilmem, sence?’
Konu değişmeli... Yoksa kapışmak an meselesi. Kahve teklif etmek güzel fikir.
‘Kahve içelim mi?’
‘Ben yaparım...’
‘Olmaz’ yaklaşımıma karşılık Sevda mutfakta konumlanmış durumda...
‘Hem’ diyor ‘siz çok mu dengelisiniz...’
‘Bak küçük hanım, tartışma formasyonunuz bile teamüller ötesi... Elinde bir iş var... Bitir hele...’
‘Evet, erkekler aynı anda iki işi birden yapamazlar... O yüzden beklentileriniz bile sığ...’
Bu kız bilenmiş... Ve anlaşılan galibiyet beklentisinde. Topu ortalıyorum:
‘ Sevda aslında sen haklısın’ diyorum ‘ düşündüm de siz olmasanız dünya ne kadar renksiz, tatsız ve kokusuz olurdu... Düşünsene otların ve çiçeklerin olmadığı bir dünya. Aman Tanrım korkunç!’
‘Çiçekler evet de otlar olmasa da olur!’
Kahveler hariç...
Tartışma hararetle ve karşılıklı teşbihlerle tam bir derbi havasında geçti... İş konuşmaya fırsat kalmayacağı kesin... Sevda, ısrarla sıkı feminen taarruzlarla atağa kalkıyor. Püskürtme, karşı taarruza bana mısın demiyor.
‘Tamam’ diyorum ‘Pes ediyorum’
‘Yok öyle’ diyor Sevda ‘ pes ettim demekle kurtulamazsın...’
‘Beni affetmeniz için ne isterseniz’ diyorum.
‘Rüşvet ha!...’
‘Teklif var ısrar yok... Güzel bir akşam yemeğine ne dersiniz Hanımefendi. Hem şu iş de konuşuruz adam gibi...’
‘Tek şartla’ diyor Sevda kapıdan çıkarken ‘Kitaptan o bölümü çıkartacağım...’
‘Oldu mu şimdi... Hayattan kadını çıkarmaktan bahsetmekle eş bu önerin. Kabul edemem...’
 
16.BÖLÜM
Eylül ile görüştüm... Telefonda... Ne zaman geleceğimi soruyor... ‘Nasıl’ cevap verilebilir böyle bir soruya ‘bocalamasının ardında zamanın bilmezliğinden ziyade ilk defa gerekli bir yalan söyleme zorunluluğu yatıyor. Özlemlerin, sevgi sözcüklerinin sözlerin “tamamı”ların cirit attığı bir görüşme... Ona masallar yazıyorum. Onun için buradan yapabileceğim en yararlı destek masallarla ona dünyayı tanıtmak... Seviyor, seviniyor... Bunu ses tonundan anlıyorum.
Burada bulunduğum süre içerisinde geçmişle bugün arasında gün be gün değişken med-cezirlerle yüzleşmekteyim. Burada bulunduğum süre içerisinde bütün sevdiklerime uzak, bir mektup, bir telefon imkânı nispetince varlığımı anımsayacak zavallılıktayım. Okumak, yazmak, yazmak ve düşünmek bütün yaptığım.
Geçmişle bugün arasında en tarafsız, en realist karşılaştırmayı da yapabilmek burada daha mümkün görünüyor. Çünkü deplasmandayım... Her şeyden, herkesten, olayların akışı, cereyan edişi, her tür edim ve oluştan soyutlanmışım. Koca bir mazi kendi karanlığına gömülmeden önce adam akıllı yargılanmalı değil mi?... Hatalar gözden geçirilmeli, dersler belirlenmeli.
İlk defa bu kadar realist dokunuyordum kendime, ilk defa bu kadar sorumlu bakarak. Yazdığı senaryonun filme geçilmesinde yönetmenin anlağına mecburen zorunlu bir senarist gibi hissetsem de kendimi, her şeyi bir bir tozlarından arındırarak ayırıyordum tozlu karanlıklarından...
Şöyle sıyrıldım ruhen tenimden, geçip karşısına süzdüm fiziki görüntümü önce inceden... Kara kuru, çelimsiz, tipsiz ve suratsız bir adam. Başka; ruhunun çalkantılarını taşıyan bir surat ifadesi... Gülmeyen, ağlanmayan, şaşmayan ayrıca... Hissetmeyen; evet hissetmeyen. Zoraki tebessümlerle hayatı geçiştiren enteresan bir yaratık işte... Tanrı’yla oldum olası kavgalı bir psikomanyak.
Neden böyle bir eylem?
Sorgulamaya dıştan başlamak daha az acı veriyordu sanırım, ben öyle olacağına kendimi inandırmıştım ya da... Başkaca nasıl bir neden olabilir ki? Hayatım boyunca asla dış takıntım olmamasına rağmen sorguya suretten başlamanın esbabı mucibesi ne olabilir diye takılmadım değil tabi, ama üstünde de durdum diyemem. Neden durayım ki daha çok tozlu kutu vardı mazinin karanlık gömüdünde açılmayı bekleşen...
Yıllarca el sürülmemiş, kapağı açılmamış ve gelişigüzel ulu orta atılıp köşeciklerinde unutulmaya bırakılmış dünyalarca kutucuk... Her biri diğerinden ilginç milyon adette belki de. Çoğunun içi incir çekirdeğini dolduramayacak kadar önemsiz detaylarla dolu...
Bugün akşam ettim, sonradan saçma sapan bir saplantı olarak görüp gülüp geçeceğim bir sürü ilginçliklerle.
 
17.BÖLÜM
Zamanı algılayamıyorum... Dün-bugün ve gelecek arasında bir yerde duruyorum... Etrafımda asla güvenmeyeceğim ve her biri benim ideallerim, heyecanlarım ve hayallerim için varolan yardımcı rollere bürünmüş karakterlerden ibaret insanlar... Varlıklı, yoksul, sevgili, muhtaç, muktedir, muhteris, sinsi, tezgâhçı, delikanlı pozlarında insanlar... Her gün; ideallerime, heyecanla gerçekleşmesine yakın olduğuma inandığım hayallerime attığım bir adım demek sadece.
Benim tarafımdan böyle görünen bir hayatın dolgusu durumunda bulunan diğerleri için ne anlam ifade ettiğim asla umurumda olmamıştı bu güne dek... Nelere şahit olmadı ki masmavi atlası ile üzerimizi örten gök ve üzerinde hırs atlarımızı koşturduğumuz yer... Ne küfürler, ne yıkımlar, ne hayal kırıklıkları ve ne ihanetler...
İhanet bir kavram olarak ne kadar dıştan bakan için aşağılık bir duyguysa benim tarafımdan bakıldığında savaşta kazanmak için geliştirilmiş stratejinin karşı tarafa nitelenmesinden ibaretti... Küfür yenik düşenin son mermisi, yıkım malum, hayal kırıklığı da müttefikliğe kendini aşırı kaptırmış duygusallara has şoklar...
Kimler bu insanlar ya da kimlerdi?
Şu an yitik zamanımın girdaplarında kaybolmaya yüz tutmuş simalardan ve isimlerden ibaret hükümsüzlüğüne hüküm biçtiğim şahsiyetler... Manevi anlamda asla bağlanmayı aklımın uçundan dahi geçirmeyeceği, toplumsal teamüllerce beni kendi kulvarlarında durduğum sürece benimsemiş bir sürü insan... Okulda kopya çekerken yakalandığımda ne hissetmişsem yüzleşmeye fırsat bulduğum insanlarda aynı şeyleri duymuşumdur... Ancak üç-beş dakikalık öncü şoku... Sonra... Hayat her zaman devam eder...
Su her zaman nasıl yatağını bulup denizine ulaşacaksa dünya durdukça benim hayal ettiğim dünya da bir gün gerçekleşecekti... Er ya da geç...
Bir rüya berraklığında olmayacak elbette hiçbir şey ve kavgalar, acılar, hüzünler, keder ve gamlar tuzu biberi olacak o hayal ettiğim dünyanın... Ama yanımda sadece bir varlık olacak o dünyayı hak ettiğine varlığım kadar iman ettiğim; Eylül...
Arada bir Füsun’ la dertleşiyoruz ve üstün körü de olsa düşüncelerimden bir şeyler çıkarabileceğine dair ipuçları arıyorum. Tam istediğim bir kadın... Günü yaşayan, sormayan, sorgulamayan... Sevişirse tüm zerreleriyle, kaslarıyla, duygularıyla sevişen bir kadın... Ağlarsa öyle... Gülerse... Giderse de; yapmacıksız, olduğu gibi... Deli dolu ama yerinde, kararınca...
Bu düşüncelerden ona bağlılığımı çağrıştıracak izler arandığında beyhude çaba olacaktır muhakkak... Daha yolun başında planlamadığım hiçbir şeyin olma lüksü yoktu sanki...
Ha, yenilgilerim olmadı mı? Yenilgisiz zafere gidilemez ki!...
Füsun’da benim en büyük yenilgimden ibaret aslında... Ama yenilgilerimin en şuh, en seksi ve en adam akıllısıydı diyebilirim. On yılardır hayatımın orta yerinde ilk günkü sıcak duruşu, değişmez yaklaşımıyla belki de benim yanımda olmayı herkesten çok hak eden biri...
 
18.BÖLÜM
Boğucu bir günün ardından günlük işleri toparlamak üzere gittiğim ofiste Sevda ile karşılaşmam tüm günün tatsızlıklarının silip atıvermiş bir yana. Sadece günün tatsızlıkları değildi elbette silip atılanlar... Makûs talihim de değişiyordu sanki... İşler düşlediğime göre giderse çok kısa bir süre sonra kendi dünyamın temeline bir taş daha dahil oluyordu. Sevda ve iş ortağı...
Yanılmamıştım... Sevda ikna olmuş ve tüm detayların masaya yatırılacağı, hatta dizginlerin elime verileceği cenk için ilk kurşunu sıkmıştı kendi kaderine... Farkında olsaydı eğer, şuan karşımda beni hayranlık dolu bakışlarla süzen gözlerinin takınacağı ifade ne olurdu düşünmeye dahi çekiniyordum. Sevda halinden oldukça memnun göründüğüne göre benim açımdan bir problem yoktu...
Hafta sonu proje hakkında fizibilite işlenecek, strateji belirlenmesi için emsal şirket, ürün ve markalar markaja alınacaktı. Pasta büyüktü ve Sevda’dan geri kalmayacak kadar heyecanlı oluşumda bundan kaynaklanıyordu.
Bu proje hayatımın fırsatıydı ve Sevda ile ilk basamak... Kurbanımı son bir kez daha dikkatle süzüyordum aniden irkildim...
‘Ne oldu, bir problem mi var kuzum?’
‘Yok canım...’ dedim şaşkınlıkla Sevda’ nın şeytani bakışlarımdan yönlenerek sorduğu soruya karşılık..