blog ara « önceki blog  |  sonraki blog »  |  şikayet et giriş  
DENEMELER
Kırmızı çizgiler...
Özgürlükler...
Çoğunca yaratıcılığın temel faktörlerinden biri olmasına karşın bazen de yaratıcılığın önünde engel de teşkil edebilen sihirli sözcük. Uğruna gerektiğinde dünya savaşları çıkartılan, kanlar dökülen, canlar alınan ve bedeli çok ağır ödenerek elde edilen bir ütopya...
Ortak yaşamda çok tartışmalı konuların başında gelen kavram kargaşalarına kıvılcım olan şeytan kimilerine göre...
Hayat aldığımız nefeslerle sınırlı ve sayılı günlerle mahdut bir değer...
Özgürlük ise sınır tanımayan, sınırları belirlenemeyen ve çoğunca hudutları sahip olan tarafından belirlenen bir ütopya.
İşyaşamını elealdığımızda özgürlük kavramı daha bir girift hal alıyor.
İşyaşamı özgürlükle bağdaşmıyor görünsede aslında başarıyı besleyen bir etken olmasına rağmen maalesef işverenlerin çizdiği kırmızı çizgilerle dar alana hapsolunmuştur. İşyaşamında disiplin başlığı altında öne sürülen bu kısıtlamalar bir anlamda verim olarak işe yansıdığı iddia edilse de aslında üretkenliğin önünde bir engeldir.
Mesai saatleri içerisinde iş verimi adına konulan bazı kısıtlamalar çalışanın özgüveninden iş verimine birçok kısıtlamayla çalışanın iş huzuruna etki ederek sonuçta mutsuz ve motivasyonu düşük çalışanlar ordusu üretmektedir.
Yapılan araştırmalar da daha özgür ortamlarda çalışanların belli kalıplar dahilinde çalışanlara oranla daha üretken olduğunu ortaya koymuştur. Freelance tabir ettiğimiz alan çalışanlarındaki hızlı artış da bu göstergelerin doğruluğuna işaret etmektedir. İşyaşamının kırmızı çizgileri sürekli mutsuz çalışanlar ve kısır bir işyaşamı üretmekte iken serbest çalışma olanaklarına sahip çalışanların performansları gözlemlenebilir oranda daha üretken ve başarılı sonuçlar ortaya koymaktadır.
Mesleki olarak örnek vermek gerekirse günümüz medya çalışanlarının içinde bulundukları durum bu konuda aydınlatıcı olabilecektir. Bir kuruma bağlı çalışma hayatı baz alındığında çalışanın işyaşamı önce birim şeflerine, departman müdürlerine ve direkt patrona bağlı olmak gibi girift bir hiyerarşi içindedir. Medya mensubunun elde ettiği sonuçlar aslında patronun belirlediği çizgilerin üzerine asla çıkamamaktadır. Medya etiği diye anılan değerler de aslında patronun kırmızı çizgileri dahilindedir. Patornun icazet vermediği alanlarda çalışma yapmak hürriyeti mevcut olmamakla birlikte günümüz medya çalışanları özgün projeler yaratarak hayata geçirebilme şansına da sahip değillerdir.
Çoğunca bizzat kendi işyaşamımda da şahit olduğum ve yaşadığım bazı olaylar bunun en keskin delili niteliğindedir. Diyelim sosyal çerçeveli bir çalışma hedefleyerek bir projeye kalkışıyorsunuz. Önce şefinizi, ardından müdürünüzü ve kesinlikle patronunuzu bu konuya ikna etmeniz gerekiyor. İkna koşulu ise kesinlikle "dönüşüm" denilen yani kesinlikle kuruma artı kazanç sağlayacak bir proje olması zorunluluğu... Yönetiminiz elbette para kazanmayacağı projelere yatırım yapmak şöyle dursun böylesi fuzuli iştigale harcayacağınız mesaiye bile tahammül etmeyecek sonuçta siz kucağınızda nurtopu gibi projelerle kalakalacaksınızdır. Sonuçta önce heyecanınızı sonra azim ve özgüveninizi ve sonrasında kendinizi ve kişiliğinizi yitirmek durumunda kalıyorsunuz.
Koyulan kırmızı çizgiler her ne kadar kanuni gerekçelere dayanıyorsa da yukarıda da zikrettiğim gibi kesinlikle üretkenliğin önünde aşılmaz bir settir. İşyaşamı özgürlükle bir arada anılamayacak kadar kırmızı çizgilerle kuşatılmıştır. Yukarıda medyadan örneklediğimiz çalışma içerisindeki profesyonel sadece patronu ve yöneticilerinin çizdiği çizgiler dahilinde üretmek zorunda kalarak kısırlaştrılmaktadır. Sonuçta da ortaya şu tablo çıkmaktadır: Kısır döngüye mahkum çalışma hayatı... Robot çalışanlardan örülü bir işyaşamıyla başbaşa mutsuz çalışanlar.
Ve elbette kurumsal olarak çizilmiş kırmızı çizgiler arasında ruhu ve başarı açlığı körlenmeye yüztutmuş profesyoneller ordusu çıkıyor ortaya.
Ve sonrasında haklı ve acımasız eleştiriler; neden sosyal içerikli çalışmalar olmuyor?
Olamıyor...
Kırmızı çizgiler sosyal yaşama dair projelere hayat şansı tanımıyor.
Sonuç olarak işyaşamının üretkenliğinin dinamosu özgürlük kırmızı çizgiler arasında sadece bir ütopya olarak kalarak hayat şansı bulamıyor.
Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ DENEMELER ]
Bizim Mahallenin Baskısı...

Mahalle baskısı son günlerin en gözde laflaması olarak güncelliğini yitirmeden trendini sürdürüyor...

 

Mahalle baskısı dedikleri şey, eskiden bizim toplumsal görgü ve yaklaşımlar olarakdilegetirdiğimiz birşeydi...

 

Yani diyelim dulsunuz...

 

Pardon, dul bir bayansınız...

 

Namusunuz mahallenin eşrafından sorulur...

 

Öyle takıp takıştırıp, sürüp sürüştürüp uluorta dolanamazsınız ortalıkta...

 

Bir diğer taraftan bakıldığında...

 

Mahalleli olarak yani...

 

O bayan...

 

Mahallenin en korunası malıdır...

 

Değeridir...

 

Bizim mahalle de son zamanlarda örtülü bir gündem mevcut...

 

Kahvede, barda, sinema aralarında, pazarda, çarşıda, bakkalda ve hemen hemen heryerde mevzu TÜRBAN...

 

Gıdıdan mı bağlasak...

 

Tepeden mi sallasak...

 

Sarımsaklasakda mı sallasak...

 

Sarımsaklamasakda mı sallasak...

 

Bütün mevzumuz türban...

 

Nineme sorarsanız...

 

Valla diyor... Ben bildim bileli kendimi tülbent bilirim... Turban denen şey gavur şeyi...

 

Amcam keza: Valla anamın bağladığına biz başörtü derik...

 

Dedem daha moderen: Baş bu kapalımış açıkmış ne yazar... At bir yazma kafaya, yürü babam Urfaya...

 

Mahalle baskısı olmuş bu mahalle görgüsünün yeni tanımı...

 

Mahalle baskısı bir takım kuralların dayatılması...

 

Bize de şimdi türbanı tartışmayı dayattılar ya...

 

Ancak yine de en önemli gündemimiz market çırağının kızları rontlaması...

 

Baskıysa baskı...

 

Görgü ise en alası...

 

Nasıl oluyorda rontçu oluyor bu çocuklar...

 

Mevzunun özü, hası bu...

 

Baskı maskı hikaye...

 

O kadar!

Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ DENEMELER YAZI-YORUM! ]
Artık bir toplum olduk:)

Öyle bir toplumda yaşamaktayız ki, aslında hangimizin ne zaman ne olduğu ya da neye göre nasıl
tepkiler verdiği, vereceği belli olmuyor...
Bir duruşumuz olamıyor...
Ben 15 yıllık gazetecilik hayatım boyunca çok sayıda siyasetçi, işadamı, siviltoplum insanı, bilim
adamı, işveren, işçi ve bir dolu insan tanıdım...
Toplumun aynası siyasetteki vitrindir bir nevi...
Aynada gördüğüm şu: Kaypaklık, yalakalık, üçkağıtçılık, aklı kendindecilik, adam sendecilik...
Neden?
Çünkü kendimiz için istediğimizi başkası için de istemek gibi bir toplumsal sorumluluk duygumuz
yok...
Çünkü, bize önce sen diye diye şişirmişler...
Çünkü, eşimiz dostumuz arasında bile götürdüklerimizin nevine göre değerliyiz...
Bir başka açıdan bakar isek, günümüz siyasetindeki çözüm yerine polemik üretme hastalığımız bizlere
basiretsiz liderler, genel başkanlar, seçilmiş ve kayırılmışlar kazandırdı...
Kurtulamadığımız en önemli hastalığımız maalesef Türk Siyasi Hayatının kaderi durumunda...
Bir genel başkan o koltukta başarısız olmuşsa neden gitmez...
Yüzsüzlük mü?
Değil...
Karakter zaafı mı?
Asla...
Mecburiyet mi?
Kendince "evet"...
Hayır...
Neden şu: Onların orada kaldıkları süre içerisinde elde ettikleri sosyal statünün vazgeçilmez lüksü bu
gidişe engel... Bir de o koltukların çok rahat oluşu...
Bir diğer sıkıntı...
Liderler yetişmiyor artık...
Atatürk sonrası bir lider daha gelmemiştir Türkiye'ye...
Özal da, Baykal da, Tayyip Erdoğan da, Gül de, Demirel de...
Hiçbiri lider değil...
Lider;
Topluma yön verendir...
Toplumu kendi çılgınlıkları ve fantazilerine kurban edenler lider değildirler...
Lider;
Sosyaldir...
Bu isimlerin hiçbiri toplum için bir adım dahi atacak vakit bulamamışlardır... Demirel de, Özal da,
Tayyip Erdoğan da, Baykal da hep kendi siyasi geleceklerini yönetmişlerdir... Halkı değil, halkın
beklentilerini hiç değil...
Asıl neden ise şudur;
Biz artık toplum olduk ey halkım!
Millet olmaktan çıktık çoktan...
Ne zaman mı?
Özal yıllarını hatırlayın:)
Saygılar...



Tarih: 12 Aralık 2007, Çarşamba



yukarıdaki yazım kendi blogumda da bulunuyor..

oradaki diğer yazılarımı da okumak isterseniz: http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=yasardilsiz

saygılar

Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ DENEMELER ]
özür dilerim...

bu konuda geri dönüş yaşanmadı elbette...

 

çünkü konu Hülya Avşar filan olmadığı için ilgi çekmedi...

 

ben de yayından kaldırdım...

 

türban filan da değildi gündem...

 

kusura bakmayınız sizi ciddi gündemlere davet ettiğim için:(

 

saygılar

Yorum Ekle Yazının Kategorisi [ DENEMELER YAZI-YORUM! ]